Nefretin Niteliği Üzerine Deneme


Sevginin zıddının sevgi yokluğu değil nefret olduğunu belirtmiştik. Ancak bu nefretin sevgiyle olan gerçek mahiyeti nasıldır. Yani nefret nasıl sevginin bir türü olabilir.

Sevgi insanın bir nesne, kişi veya durumdan hoşlanması, ona muhabbet beslemesidir. Sevgi, herkesin bildiği üzere, o nesneye, davranışa, kişiye, olguya  içinde bir meyil, bir duygu oluşmasıdır diye tanımlanabilir. Sevgiyi en özlü anne çocuk ilişkisinde görürüz. Bunu yazı ile aktaramayız. Sevgi bir duygudur ki bunu bir kişi anlaya.

İşte nefret bu sevgi duygusunun yokluğu değildir. Kişi bir nesneye, bir duruma, bir kişiye karşı sevgi duymuyor, bir meyil duymuyor değildir.  Kişide bu nesneye karşı bir duygu uyanıyordur. Bu meyil ters yönlü bir meyildir. Nasıl ki sevgide kişi bu var olan şeye karşı ilgi duyduğu nesneye kişiye karşı bir meyil yaklaşma hissediyorsa nefrette ise bu sevgi duygusunun zıddına bir uzaklaşma hisseder. Gel gelelim durum tam da böyle değildir.

Sevgide duyulan ünsiyetin hoş duyguların varlığının zıddına nefrette bir ilgi yine vardır. Kişi yine nefret ettiği nesneye aşinadır. Zira kişi nefret ettiği nesneyi tanır. Ancak hoş duygular beslemez. İçinde bir kıvranma vardır. Nefret duyulan nesneden her zaman uzaklaşılmaz. Yani yukarıda sevgiyi tanımlarken ifade ettiğimiz gibi sevilen nesne her ne kadar bizi ona yaklaştırırsa da nefrette bizi o nesneye karşı yaklaştırır. Yine bu kez olumsuz duygularla bu nesneye karşı bir yaklaşma, ilgi alaka vardır.

Bu durumda sevilen nesneye duyulan ilgi ile nefret edilen nesneye duyulan ilginin varlığı aynı mıdır farklı mı. Sevilen nesne bazı nitelikleri nedeniyle, içten gelen bir hisle sevilir. O içimizde bazı duyguları uyandırır. Hoşlanma, iradi sevgi gibi. Bu da sevgiyi doğurur. Öyle ise sevilen nesne tanınır. İster bir anda olsun ister zamanla sevilen nesne, kişi, görülür, tanınır bilinir.

Nefretin sevgisizlik olmadığını ifade ettik. Zira bir şeyi sevmiyorsanız bu nesneye karşı bir ilginiz yok demektir. Üstelik bu nesneye ilginiz olmadığı için tanımıyorsunuzdur da.  Oysa nefrette bir tanıma bir alaka hali vardır. Olumsuz bir sevme hali oluşmuştur. Bu sevginin zıddı hal tıpkı sevgi oluşurkenki adımları izler. Yani kişi, nesneyle konunun muhatabıyla karşılaşır, görür. Bir anda bir aşinalık, hoşlanmama, içten gelen bir duygu uyanması ile tanınma oluşur. Ancak bu tanıma sevgiyi doğurmaz nefreti doğurur.

Fakat dikkat edildiği gibi aynı adımlar nasıl oluyor da sevgi yerine nefreti doğuruyor. Zira tanınan bir nesne, bilinen bir nesne niteliği ne olursa olsun önce sevilir. Yani alaka gösterilen bir nesne sevilir. Burada nefretin niteliği ile aklıma şu gerçek geliyor. Nesne tanınıyor, seviliyor ve ardından bu nesne artık tanındığı için sevmemek mümkün olmuyor. Yani ilk baştaki kayıtsızlığa dönülemiyor. Ya ne oluyor. Tanınan, sevilen nesne bu kez sevginin devamı olarak nefreti doğuruyor.

İşte nefret ilk anda tanınmadan, bilinmeden doğan sevgiden bir geri çekilmedir. Bu ise sevginin yok olmasıyla mümkün olamamaktadır. Zira adımlarını yukarıda saydığımız gibi tanınma ve aşinalık adımları gerçekleşmiştir. Bir nesnenin sevilmemiş olması için tanınmamış olması gerekir. Oysa bu aşama geçilmişdir. Böylece dönüşü olmayan bir durum söz konusudur. Bu noktada tanınma olduğu için kişi sevgiyi nefrete sevk eder.

Demek ki kişinin bir nesneden nefret edebilmesi için de iradi bir sevgi dışılık hali vardır. Yani bir nesneyi seviyorumdan mahrum bırakmanın yegane yolu iradi bir nefret duygusunun uyanmasıdır.

Demekki nefret edilen nesne, kişi tanınmıştır. Yani onunla bir ilgi kurulmuştur. Bu ilgi kısa veyahut uzun bir sevgiye yol açmıştır. Bu sevgide artık sevmemek, ilgisizlik mümkün olmadığı için nefrete dönüşmüştür.

Sevgi Olmadan Nefretin İmkansızlığı

Peki ama hayatta insanlar hiç sevmeyecekleri kişilere, insanlara, olaylara nefretle bakıyorlar. Bu davranıştan nefret ediyorum, bu kişilerden nefret ediyorum diyorlar. Peki bu nasıl oluyor. Yani Hiç sevmediğin insana nasıl nefret duyarsın. Yukarıdaki açıklama da bir hata yok mu diyebilirsiniz ?

Bu noktada hiç kimse tanımadığı kişiye nefret duymaz. Mesela Almanlarla Yahudiler uzun bir süre bir arada yaşadılar. Ancak bir süre sonra Almanlarda Yahudilere karşı bir nefret doğdu. Bunun sebebi Yahudilerin bir süre sonra Alman toplumuna karışmalarıyla oldu. Yani artık Almanlar onları tanıyordu. Bazı özelliklerini kendilerine benzettiler. Yani tanıdılar, bazılarını sevdiler. Ancak bir süre sonra bazı özellikleri dolayısıyla sevmekten kaçınmak istediler. Menfaatlerine ters düşünce sevmemek istediler. Ancak bu mümkün olmadı. Zira artık onları tanıyorlardı. Tanımanın sonraki aşaması sevgidir. Bu sevgi sürekli doğmaktadır. İradi olarak sevmemek istiyorlardı. İşte bu içlerindeki sevgi ve iradi sevmeme isteyi çarpışınca nefret duygusu oluştu.

Nefretin içimizde dolanan bir karın ağrısı gibi bir burgu duygu olduğunu ifade ettik. Sanki bir buharlı kazan gibi hareket eder çarpar bizi harekete geçirir. İşte bu hareket içimizde yaşanan sevgilerle bu iradi sevmeme isteyinden doğan çatışmanın neticesidir.

Yani kişi tanıdığı nesneyi sevmemeye kendini zorlar. Bilerek veya bilmeyerek içinde bir çatışma yaşar. Bu çatışmanın adı nefrettir.

Araştırmalar kişilerin şiddet duydukları nefret ettikleri toplulukların kendilerine benzer topluluklar olduğunu göstermiştir. Bunu yukarıdaki fikirlerimizle harmanlarsak şu sonuca ulaşırız: Kişi bu ulaşabilir gördüğü, tanış olduğu, bildiği gruplarla kendi arasında bir bağ görür. Bir ilişki ve karşılaştırma kurar. Onlarda sevdiği yönler vardır. Zira kişi kendine benzeri sever. Ancak kıyas yolu ile bu kişilerden farklılaşmak ister. Bir sebepten aklında bir düşünce belirir ve iradi olarak bu kişileri artık sevmemek ister. Ancak bu tanışma hali neticesi geriye dönüş mümkün değildir. Bu yüzden kişinin içinde bu sevgi ve sevememe hali arasında bir çatışma meydana gelir. Böylece kişinin içindeki bu boğuşmanın, kaosun ortasından midenin içinden fırlayan bir nefret duygusu ortaya çıkar.

Yine Yahudiler örneğinden gidersek, Yahudilerin bir kısım bilginleri Hz. Muhammed (s.a.v.)’den nefret ediyorlardı. O’nu gerçekten tanıyorlardı. O’na ve aktardıklarına aşinaydılar. İçlerinde O’na karşı bir sevgi vardı. Üstelik kendi anlattıklarına benzer şeyler anlatıyorlardı. Bildiğimiz üzere Tevrat’ta Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nitelikleri aktarılmaktaydı. O’nu önceden de görüyorlardı. İşte bu noktada bu tanıma ve aşinalık neticesi içlerinde doğan sevgi neticesi ona ilgi duydular. Ancak bir süre sonra O’nu sevmek istemediler. Zira farklı olmak istiyorlardı. Menfaatlerine ters gelmişti. Zira ya kendilerini yok edip ona tabi olup yok olacaklardı ya da yine itibarli Yahudi bilginleri olarak kalacaklardı. Bu sebepten sevmemek istediler. İlgisiz olmak istediler. Ancak bu mümkün olmadı zira yukarıda ifade ettiğimiz gibi tanıma ve aşinalık aşamasını geçmişlerdi. İşte içlerinde doğan bu sevgi onları çatışmaya sevk etti. Sevmemek iradisi ile içlerindeki sevgi çatıştı ve neticesinde O’na karşı bir nefret doğdu.

İşte böyle. Kişi bir nesne, kişi veya gruptan ayrışmak ve onu sevmemek isterse ve de bu grubu tanıyorsa artık sevmemek ve ilgisiz kalmak imkanı yoktur. Geriye dönüş yoktur. Yani az tanışıklık nefreti doğurur. Kaynaşıklık olmayınca nefret doğar. Zira insan toplulukları çatışır. Bu yüzden eğer karşı grupla birbiriniz içinde kaynaşmayacaksanız dostluk, kardeşlik gibi yakınlaşma yollarını aramayın. Zira bunun neticesi bir süre sonra nefrete götürür. Yani bugün Hristiyan, Müslüman ve Yahudilerin hoşgörü etrafında birbirlerini tanımaya çalışmalarının sonu nefretin doğmasına yol açabilir meğerki sonunda bir kaynaşma hedeflenmiyorsa.

Zira iki topluluk, iki insan birbirini tanıyorsa bir süre sonra ayrışmak istediklerinde içlerinde tanış olduklarından dolayı taşıdıkları bu sevgiyi yenebilmeleri gerekir. Yani sevmemek, ilgisiz kalmak hali olan ilk hale dönebilmek gerekir. Ancak bu ilk kayıtsızlık, uzaklık hali artık mümkün değildir. Bu geriye dönüş iradesi, bu sevmemek, kayıtsız kalmak iradesi insanı içinde taşıdığı sevgi ile çatışmaya ve sonunda nefret duygusuna ulaşmasına yol açar.

İşte Allah ( c.c.) bize “Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin” derken herkesin esenliği için bunu söylüyordu. Zira burada onların haklarını yiyin demiyor. Onları dost edinmeyin diyor. Dostluk tanışıklık ve aşinalığı gerektirir. Bir süre sonrada kaynaşmayı bir olmayı gerektirir. Oysa öz de bir olmak mümkün olmayacaktır. Üstelik artık tanış olunduğu için karşılıklı sevgi de içlerde olacaktır. Eski ayrılık haline ise dönüş mümkün olmayacaktır. İnsanlar içlerinde taşıdıkları sevgiyle çatışacak iradi sevmemek haline dönmek için nefrete döneceklerdir.

Yine Almanya’da Türkleri Avrupalılarla kaynaştırma çabasına girişiliyor. Bu da yine sonucu nefret çatışmalarına dönüşecek sonuçlara yol açabilir. Zira nefret ancak tanışık olduğunuz kişilere yönelik olabilir. Almanlar Türk, Türkler de Alman olmayacağına göre kaynaştırmaya çalışmak anlamsız üstelik tehlikelidir.

Peki kişiler tanışmasın, kaynaşmasın mı ?

Burada kastedilen şey kişilerin birbirlerinin farklarının farkında olmaları. Birbirlerine sevgi beslemeye kalkmamaları. Birbirlerinin inançlarına sevgi beslemek yerine saygı duymalılar. Aksi takdirde bu sevgi bir noktadan sonra bitmek zorunda kalınca geriye dönüş mümkün olmayacaktır. Menfaatlerin çatışması hayalkırıklığına yol açacaktır. Sevgisizliğe ve kayıtsızlığa  dönüş mümkün olmadığı için nefret doğacaktır. Bu da çatışmalara yol açacaktır.

Almanların Türkleri, Türklerin Almanları sevmesi gerekmez. Hatta sevmemeleri ikisinin de sıhhati için iyidir. Ancak birbirlerinin inançlarına saygı duymak ayrıdır. Zira sen onun kutsalına küfretme ki o da seninkine küfretmesin ilkesi, bir ayetin neticesidir.

İşte özetle bir arada yaşamanın hukukunu ve altında yatan temel duyguların bir kısmını açıklamaya çalıştık.

İnsan özünde sevgi duyan bir varlıktır. Bu sevginin niteliği, niceliği, yönü kişinin hayatına yön verir. Duyguları, iradeyle birleşince insanı ve kararlarını oluşturur. İnsanı tanımayan toplumu tanımaz. Kendini tanımayan dünyayı tanımaz.

Bu sebeple sevgi duygusunu ve sevgi ihtiyacını bilirsek insanı biraz daha iyi tanış oluruz. Bu makale de sevginin bir niteliği olan, ondan doğan nefreti anlamaya çalıştık. Sizin de kendi görüşlerinizi düşüncelerinizi görmek isterim.

“Yaratılanı sevelim yaradandan ötürü.”

İlla sevmek istiyorsanız bir kişiyi, bir topluluğu bu sözün ışığında sevin. Zira kişileri, toplulukları bir nitelikleri için severseniz onların başka bir niteliklerini gördüğünüzde bu kez onları sevmemek isteyeceksiniz. İşte bu geçici, göreceli iyilerle, niteliklerle sevilen kişiler, topluluklar özelliklerini kaybedince siz de sevmeme istediği iradi olarak oluşacak. Bu da yukarıda anlattığımız nefreti doğuracak.

Nefret duygusunun oluşmaması için reçete yukarıdaki sözdür. Eğer onları (kişileri, nesneleri, olguları, düşünceleri ) geçici, göreceli nitelikleriyle seversek ondan nefret etmemiz de kolaylaşır. Oysa onları sırf Allah’la olan bağlarıyla seversek, yani geçip gitmeyen, solup sönmeyen, hiçbir kıyasla üstünü olmayan, niteliği en Yüce olan bir sıfata bağlayarak seversek, niteliğini bu bağla oluşturursak o sevdiğimiz olgular, yaradılanlar gerçekten sevilir. Bir daha sevmemek mümkün olmaz. Nefret etmek zorunda kalmazsınız. Zira nefret bir zorunluluktur. Bu hataya düşmemenin reçetesi, sevgiyi doğru bilmek, tanımak ve doğru kullanmaktır.

Bir şeyi sevecekseniz bir daha sevmemek zorunda kalmayacağız nitelikleriyle sevin. Aksi halde o günle karşılaştığınızda, muhtemeldir ki karşılaşacaksınız, seveceğiniz şeyde var olan sonsuz yüce niteliklerle sevin.

Elhamdülillah Reçeteyi de yazı verdik. İnşaallah hepimize ders olur. Yazan şahsımda bundan yararlanır. Zira öyle anlatanlar vardır ki ilimleri onlara fayda vermez. Dua edin de biz de bu duruma düşmeyelim.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s