Nas ve Felak Surelerinin Düşündürdükleri. Hased ve Nefes


Küçükken Nas ve Felak surelerini öğrenirken bu duaların koruyucu gücünden bahsedince bu duaların kelime manalarının ne olduğunu çok merak ederdim.  Bu dualar bizleri nazardan, her türlü kötülükten, büyüden koruyacak zırhlar olduğu bizlere söylenmiş idi. O zamanlar Nas ve Felak’ın anlamlarını öğrendiğim zaman surelerin basit ifadeleri beni şaşırtmıştı.Tecrübesizliğin eseri olarak koruyucu olan bir süre de daha çetrefilli, egzantirik, büyülü kelimeler arıyordum herhalde.

Hased; Kötülüklerin Anasıymış Meğer

O zamanlar dikkatimi çeken ve özellikle basit bulduğum ve beni şaşırtan kelime çok iyi hatırlıyorum, hasetçinin şerrinden Rabbime sığınıyorum idi.  Kendi kendime bunu bilemeyecek ne var bunda,  hasetçinin şerri zaten vardır, bunun bu duadaki yeri nedir diye düşünüyordum. Herhalde kötülüğün daha komplike bir sebepten doğacağını bir çeşit nefretten doğacağını düşünüyordum. Oysa zaman insana öğretiyor. Nefretin, herşeyin kaynağı olan duygunun haset olduğunu o zaman anlamıyor, bu kelimeyi hafife alıyordum. Oysa temelde yatanı ne güzelde ifade etmişsin Ya Rabbi. Çocuklukta ve gençlikte insan kendine ne kadar güveniyor, beğeniyor ve bildiğini sanıyor, şimdi bu cehaletime bakıyorum ve gülüyorum. Şimdi şu anki tecrübelerim ve aklımla bakıyorum da meğer hasetçinin şerri ne çetin şeymiş. Meğer dünyadaki bütün sıkıntıların en önemli kaynaklarından biri insanların kıskançlık duygusuymuş. Bu kıskançlık duygusunun insana yaptırdıkları, onun altında yatan büyüklük kompleksi ne büyük manalar taşıyormuş. İnanın şimdi aradan zaman geçince, insan hayatta tecrübe kazanınca kıskanç insanların neler yapabildiklerini görünce, geriliğin, savaşların temelinde bu kıskançlık olduğunu bilince, Rabbim sen ne büyüksün, ben ne aciz ve cahilim, cehlimden ve büyüklük vehminden, hasetçinin şerrinden ve kendi şerrimden sana sığınırım diyorum.

Üstelik bu mucize ve bu tespitler sadece bunlarla sınırlı değildi. Bir de olayın nefes boyutuna ilişkin bir değinme var ki kötülüklerin etki etmesi noktasında nasıl haset baş aktörlerden bir tanesi ise nefeste düşüncenin uygulamaya dönüştüren bir vasıtadır. Nas ve Felak duaları bunlara değiniyor. Nefes ve kara maddeye kısaca değindikten sonra  hased konusuna biraz daha yakından bakmaya çalışacağız.

Nefesin Etkileyici Gücü ve Etkinliği

Nas ve Felak Kuran’ın en sonunda gelen iki sure olarak birbiri ile ilişkilidir. Bilindiği üzere bu sureler peygamberimize yapılan 11 düğümlü büyüyü bozması için Allah tarafından yollanmıştı. Peygamberimiz Efendimiz bu sureyi okuyunca düğümler tek tek bozulmuş ve büyünün kalkmasının etkisi ile rahatlamıştır.  Çağımızda bile büyü uygulamaları devam etmektedir. Büyünün değişik şekillerinin olduğunuda ifade edeyim. Ancak en yaygın ve kolay uygulanan büyüler nefesle yapılmaktadır ve kitlece uygulanabilmektedir. Yine kötü sözler, insanların morallerini yıkıcı ifadelerinde kişinin bünyesi üzerinde az veya çok etkileri vardır. Bunlarda büyü gibi kişide dönüşümlere, duygu değişikliklerine yol açabilmektedir.

Surede geçen Nefesiti ukad, ifadesi bu nefesin kuvveti ve nefesle yani sözler  etkisi ile maddelere şekil verme ve sözlerin etkisi konusuna değinmektedir. Sözlerin madde üstüne etkisi kanıtlanmış gerçeklerdendir. Krilov deneyleri mevcuttur. Ancak asıl ilginç bir çalışma su molekülleri ile deneyleri olan Japon bilim insanı Masuru Emoto’nun deneyleridir. Bu kişi sözlerin madde üzerine etkisini su üzerinden inceliyor. Bilimsel olarak iyi niyetle çıktığı yolda sözün etkisini gözler önüne seriyor. Arayıp incelemenizi öneririm. Bu konuda “Suyun Gizli Mesajı” isimli eserinde su kristallerini incelemekte ve bunların şekillerinde meydana gelen değişikleri gözler önüne sermektedir. İyi nefesle, yani iyi sözler söylenen sular güzel bir şekle bürünmektedir. Yani iyi sözler güzellikler doğurmaktadır. Sulara söylenen kötü ve yıkıcı ifadeler, sulara söylenen küfür ifadeleri, aşağılayıcı sözler su kristallerinde şekil bozukluklarına yol açmaktadır. Hatta şekiller oluşamamakta, sular kristalize olamamaktadır.

Büyücü denilen şahıslar bu yöntemleri bin yıllardır biliyor. Nefesin etkisinden ve kuvvetinden haberdarlar. Özellikle Peygamberimizin doğumunun hemen öncesinde büyücülük ve kahincilik devrin zirvesinde idi.

Kara Maddenin ve Manyetik Alanların Etkisinden Sığınma

Felak suresinde, hasetçinin şerrinden Allah a sığınıyoruz. Burada Sabah aydınlığını Rabbine diyoruz. Zira dünya güneşin ışınlarının etki alanından çıkınca hem ışığın hem de manyetik alanın etkisi azaldığı için şuan mahiyetinin araştırıldığı bir kara maddenin, zulumatın, veyahut zararlı ışınların dünya üzerine çöktüğüne dair araştırmalar devam etmektedir. Dünyanın güneşi gören yüzü ile görmeyen yüzü arasında bariz bir farklılık mevcuttur. Bu farklılığın mahiyetini araştırmak bizlere düşer. Ancak bunun bizlere dönük zararı olduğu bu ayetle ifade edilmektedir. Yine gecenin karanlığı dolayısı ile artan şerlere değinilmektedir. Bir şairin dediği gibi. Sen hastaya sor gecenin uzunluğunu diyor. Gece vakti çekilen sıkıntılar ve acılar hiç geçmez gibi gelir. Hatta insan geceleri acıları daha çok hisseder. Gündüzleri daha az olan diş ağrıları geceleri daha bir şiddetlenir. Bu gecelerin sessizliğinden gündüzlerin oyalayıcılığından mıdır yoksa yukarıda ifade edilen atom altı dönüşümlerden midir tam cevap veremiyorum. Ancak ne olursa olsun gecenin şerri biraz daha şiddetlidir. Dua ile biz bunlardan Allah’a sığınıyoruz.

Vesvesecinin Şerri, Vesvese Düşüncesinin Varlığı ve Hased

Felak Suresinde  ile hasetçinin hasedinden,”Hasidin ize Hased“, şerrinden Allah’a sığınıyoruz dedik .  Nas Suresinde ise vesvesecinin şerrinden Allah’a sığınıyoruz. Burada özellikle Vesveseci olarak Şeytandan bahsolunmaktadır. “Hannas“, burada vesvese veren demektir. Bu da insanlara vesvese veren bir şeytani bir varlığı işaret etmektedir. Burada iki surenin uyumundan hareketle insanlardaki bu hased ile hannas arasında bir ilişki mevcut olduğu söylenebilir.  İnsanlarıdaki hasedin ve kıskançlığın kaynağı bu hannastır diye düşünülebilir. Yani insanların, yaradılmışların içerisinde bir kıskançlık damarı var ise bunu harekete geçiren Hannas yani vesvese vericidir. Zira böyle bir Hannas insanın doğasını iyi tanımaktadır. Ancak Şeytan’ın insanlar üzerine bir tasarrufunun olmadığı Allah tarafından ayetlerde ifade edilmiştir. Yani şeytan doğrudan doğruya insanı kötülüye sevk edemez. Ancak o sözler söyleyerek insanda bazı düşünceler oluşturabilir. Peki insan nasıl günah işler, ya da normalde harekete geçer ? Duyguları ile. Yani Hannas olan şeytan insanda istediği duyguları harekete geçirici düşünceler sunar. Bu düşünceleri doğru kabul edersek şayet yani tartmadan düşünmeden doğru olarak kabul edersek düşüncelerimiz içimizde duyguların doğmasına yarar. İşte vesveseci hangi düşüncelerin hangi duyguları doğuracağını iyi bilir. O insanlarda hased duygusunun özellikle doğması için belli düşünce kalıpları ile yaklaşır. Biz müslümanlar bu düşüncelerin bizlere şeytan tarafından ulaştırılabileceğine inanıyoruz. Ancak görüldüğü gibi onun getirdiği sadece bir düşüncedir. Oysa biz uyanık olursak o düşüncelere hazırlıklı olursak, düşüncenin kaynağını bilirsek, kendimiz donanımlı olursak yani daha önceden düşüncelerimizi eğitir, bilgili olursak bu düşünceler biz de vesvesecinin istediği etkileri yaratmaz.

Örnek vermek gerekirse, bir iş arkadaşımızın bir araba aldığını görmüş olalım. Şeytanın kalıp cümlesi ve bize sunduğu vesvese şudur: “Senin neyin eksik, onun var da senin niye yok. O kim ki. Sen de hak ediyorsun. Şuna bak çalımına bak. Seni ezecek, seni küçük görecek. Ne yapıp et sen de araba sahibi ol.” Bu ve buna benzer ifadelerle bizlere yaklaşır. Bu noktada içimizde nefrete yakın bir kıskançlık duygusu doğduğu an bize düşen şey sabretmektir. Farkında olmaktır. Zira “Allah bana hayırlısını versin” diye düşüncemiz var ise yine “Allah başkalarına verilenlere gözünüzü dikmeyin, diyor” bilgisine sahipsek. Ve yine “Allah, insanları mallar ve oğullarla sınar” bilgisi ile donatılmış isek bizde şiddetli bir kıskançlık duygusu doğmaz. Doğduğu zaman ise baş edebilir. Hatta kendimizi terbiye edersek öyle bir bakış elde ederiz ki bu kıskançlık duygusunu şevkate çevirebiliriz. Merhamete. Bizi olaylara daha doğru bakmaya sevk eder. Aklımıza Allah’ı getirir. Çok şükür Allah’a kuluna nimet vermiş onu sınıyor diyen kullarından bile olabiliriz. O vakit vesveseci de bakar ki yaptığının sonucu beklediğinin tersi oluyor bir süre sonra bu kişiye kıskançlık verici düşünceler sunmaktan cayar ve başka yollar aramaya başka fikirlerle gelmeye çalışır.

İşte biz bu dua ile bu vesvese verenin, bizde duygu değişiklikleri oluşturmaya çalışanın farkına varıyoruz. Hergün bu duayı bilerek okuyunca, Rabbimize sığınınca, uyanıklığımız artıyor. Bu tür durumlara düşmekten bizi alıkoyuyor, nasıl başa çıkacağımızı düşünmemizi sağlıyor.

Kıskançlık Duygusu ile  Vesvesecinin İlişkisi

Kıskançlığın temel kaynağı şeytandır, kıskançlık şeytandandır. Buradaki kıskançlık hased manasındadır ve hased etmek, başkasında gördüğü bir şeyin kendisinde olmamasından rahatsız olmak, ve o şeye sahip olan kişinin elinden çıkmasını istemek manasına gelmektedir. Kaynak: Elmalılı Hamdi Yazır

Kıskançlık nasıl kötülüğe yol açabilir diyebilirsiniz. Hatta kıskançlığın iyi yönleri olduğunu da ifade edebilirsiniz. Bu bakış açısına ve kıskançlıkla ne kastettiğinize bağlıdır. Ancak kıskançlık diğer tüm duygular gibi küçük küçük başlayıp giderek bir ihtirasa dönüşebilir. Modern çağımızda ekonomi sistemi insanların bu kıskançlık duyguları üzerine işlemektedir. Sürekli onları taciz etmektedir. İmrenme ile kıskançlık arasında gidip gelen markalaşma süreçleri kişileri oluşturulan rol modellere benzemeye zorlamaktadır. Reklamlarda bu imrenme şeklinde oluşturulmaktadır. Ancak nihayetinde gerçek hayatta bir malı almamıza bizi zorlayan şey kıskançlık duygusu ve dürtüsüdür. Bunu ekonomik sistemin temel oyuncuları çok iyi bilmekte ve kullanmaktadır. Bunu şeytan da çok iyi bilmektedir. Hatta onun mesleği budur. Bu noktada mal satanlar şeytanla aynı mesleği paylaştıklarını bilseler iyi olur kanaatindeyim. Onda var ben de niye yok, o markayı hak ediyorsun, senin neyin eksik, sen de al, sen herşeyin en iyisine layıksın türü ifadeler aynı şeytanın kullandığı vesvese ifadelerine benzemektedir. Maalesef reklamlarda ve toplumda bu ifadeler geçer akçe olmuş bir haldedir. Adeta bir moda bir trend gibi insanlık sürekli milyonlarca dolar harcayıp TV’lerden şeytanın kullandığı ifadelerin aynısının yayını yapılmaktadır. Büyük firmalar, tüccarlar, devletler bu işi üstlenmektedirler. Bu nasıl bir yaman çelişkidir. İnsan insanlığından utanıyor.

Kıskançlık şu an dünyamızın içinde bulunduğu kaosun ve insanların gördüğü zulümün temel kaynağıdır. İnsan oğlunun işlediği ilk cinayet kıskançlık sonucu işlenmiştir. Kabil, Habil’i kardeşinin hanımını kıskandığı için öldürmüştür. Böylece ilk cinayet bu duygu neticesi işlenmiştir. Kabil’de onu ben hak ediyorum, o güzel onu o alıyor, ben de niye değil diyerek kardeşinin kanına girmiştir.

Yine Şeytan üstünlük davası gütmüştür. Bu her ne kadar kibirden kaynaklanmaktaysa da işin özünde bir kıskançlık vardır. O Allah’ın yanında makam sahibi birisiydi. Bir de baktı ki yeni bir rakip ortaya çıkıyor. Üstelik onun sahip olduğu makama bakılmaksızın ondan insana secde etmesi isteniyor. İşte o kıskançlık neticesi içine düştüğü buhran sonunda Şeytan bu kıskançlığını “Ben ondan üstünüm, ben ateşten yaratıldım” diye ifade etmiş ve secde etmemiştir. Özünde lanetlenmesine yol açan şey onun bu kıskançlığıdır. İşte kıskançlık konusuna ne kadar eğilsek azdır. Zira en yüksek bir makamda bulunan bir insan bile bu kıskançlığı neticesi kibre  ve itaatsizlik yoluna girebilmektedir. Hem de Allah’a bile. Kıskançlık öyle bir beladır ki bu hepimize ibret olsun ve dikkat edelim. İşte bu yüzden Nas ve Felak surelerinde ifade edilen cümleler üzerine düşünmek bu kadar önemlidir. Hased yani kıskançlık işte bütün tehlikenin başıdır. Bundan kaçmak kaçabilmek insanı doğru yola ulaştırır. Cehennem ateşinden muhafaza eder. Aksi takdirde hasedci oluruz. Teslim olmak şöyle dursun tıpkı şeytan gibi kime karşı geldiğimizin bile şuuruna varamaz bir hale geliriz. Öyle bir yola düşeriz ki bu lanetlilerin yoludur. Allah hepimizi bu yola düşmekten muhafaza buyursun.

Hased ve Kibir İlişkisi

İnsanlar kendilerinde olmayan herşey için üzülmekte, daha iyisini elde etmek istemektedir. Bu daha iyisi lafı bütün kötülüklerin temel kaynaklarından biridir. Daha iyisinin ne için olduğu sorusu buradaki ayrıntıdır. Zira daha iyisi ne için size lazımdır, bunu sormak gerekir. Daha iyisini istiyor insanlar çünkü kendilerinin daha üstün olduğunu düşünüyor. Daha üstün, daha iyiyi hak eden ve diğerinden üstün olan. Şu soru akla geliyor, kardeşim nedir seni karşındakinden üstün kılan, nedir sana bu duyguyu veren, bu kendini beğenmişliğin temel  kaynağı nedir bu düşünce nereden gelmektedir.

Şeytanın yani eski makamındaki adıyla Azazil’in, secde etmemesini yukarıda aktardık.  Ona Allah insanoğluna secde et dediği zaman ne hissetmişti. Muhtemelen kıskançlık. Kıskançlık, ona secde edin dendiği zaman  “üstün olan benim”  ifadesini kullanmadan hemen önce  içinde taşıdığı duygudur. Evet bu kıskançlık , üstünlük hastalığıyla el ele giden birbirini besleyen iki duygu ve süreçtir. Kıskançlık ve kibir. Kıskançlık anının hemen ardından kibir doğar dersek belki daha açıklayıcı oluruz. Zira kıskançlık bir an da bu büyüklük duygusunu da tetiklemektedir. Burada rasyonalite, düşünme ve değerlendirme olmadığının farkına varıyorsunuzdur umarım. Zira kıskançlık doğar doğmaz saniyenin milyonda biri bir anda hemen ardından insanda veyahut bu duyguları taşıyan mahlukatta anında bir üstünlük ve kibir duygusu doğmaktadır. Zira bir şeye hased edip kıskandığımız anda bu kıskançlığın doğru olabilmesi için yani onun doğurduğu kötü duyguların var olabilmesinin temel gerekliliği üstünlük duygusudur. Zira birşeyi hak ettiğine inandığınız bir kişiyi neden kıskanasınız, neden olumsuz duygular besleyesiniz, neden onda olan bende yok diyesiniz. Demekki o an kıskançlıkla beraber daha önceki bir düşünceye dayanmayan bir üstünlük duygusu ortaya çıkıyor. Yani kıskançlık kibri doğuruyor. Peki bu kibir nasıl zemin buluyor. Bu ise kişinin taşıdığı egodan kaynaklanıyor. Bilindiği gibi kişi ego sahibi olmasa idi dünyadan farklı bir varlık olduğunun bilincinde olamayacaktı. Yani münhasıran hareket edebilmesi için ego taşıması gerekir. Bu düşünce ise ben dış dünyadaki varlıklardan ayrıyım düşüncesidir. Kişi bu egoyu taşımaz ise varlık aleminde eylem sahibi olamaz, eylemlerinin sorumluluğunun sahibi olamaz. İşte bu egonun gerekliliği ve Allah tarafından programlanmış hali kıskançlık duygusu bu zemini bulur. Açarsak, bilinçli ve ego sahibi mahlukat dış dünyadan farklı olduğuna inanır, inanmak zorundadır, bu yaradılış kanunudur. Ancak bu düşünce ben diğer varlıklardan çok farklıyım ve de hiyerarşide onlardan üstünüme dönüştüğü an kişi kendine verilen ruhsatı bir düşünce aletini, bir varlık gerekliliğini kötüye kullanıyor demektir. İşte kıskançlık duygusu bu teçhizatın bozulmasına neden olmaktadır.

Zira Azazil’de ego sahibi idi. Bilinçli bir varlık idi. Egosuyla sorumluluk sahibi olabiliyordu. Bu onun huyu onun fıtratıydı. Ancak o kendisine secde teklif edilince kıskançlık duygusu ile bu ego sahibi düşüncesini yanlış yorumladı. Gerçi burada bir düşünceden ziyade anlık bir patlama olmuştur denilebilir. Kıskançlık egosunu bozdu. Ancak bu noktada Azazil daha önce kendi düşüncesini eğitmiş olmalı idi. Onun kabahati, suçu kendi içinde temel olarak “Allah’ın emirleri önemlidir, benim itibarım Allah’tan kaynaklanıyor” gibi temel bilgileri kullanmamasından kaynaklanmıştır. Yani öfke anında o kıskançlık anında bu düşünceleri ortaya koyamamış, aklına getirememiş, kendine hakim olamamıştır. İrade sahibi olamamıştır. Böylelikle kıskançlığını kontrol edemeyince kibre kapılmış, üstünlük iddiasına kapılmış ve kibrinin oyuncağı olmuştur. Büyük bir makamdan en düşük lanetli bir makama düşmüştür.

Özetlersek, biz üstünüz diyenler dönüp kendilerine baksınlar, benim üstadım kim, ben kimi örnek alıyorum, ben neyime güvenerek üstünlük taslıyorum, diye düşünsünler. Üstünlüğü belirleyeni unutursak, dereceleri belirleyen, manayı yaratanı unutursak halimiz Azazil’den beter olur. Makam, mevki, büyüklük, üstünlük ancak ve ancak “Allah’a yakınlık ve uzaklıkla” belli olur. Azazil bunun idrakına varamayınca elindekileri kaybetti ve Şeytan oldu.

Yüce Peygamberimiz, üstünlük takvadadır der iken bunu ifade etmektedir. Yani Allah’a olan bakışımızdadır, ona ilan inancımızdadır, ona olan yakınlığımızdadır. Gerisi boş fasafisodur. Makamlar, krallıklar, zenginlikler, çocuklar oğullar bunlar sizi makam sahibi yapmaz. Bunlar imtihan vesileleridir. Eğer hem bunlara sahipseniz, yani bunlar sizi Allah’a yakınlaştırıyorsa elbette o zaman makamdan bahsedilir. Aksi halde bu zahiri makamlar batini manası ile Azazil’de olduğu gibi başınızın belası olabilir. En yüksek makamda olan Azazil, makamının değerinin “Allah’tan geldiği” gerçeğini sadece bir an unuttuğu için, sadece bir an gaflete düştüğü için lanetlenmiştir. Tabi tövbe etse idi yine bu gafletten dolayı Allah onu affedecekti. Ancak o inat etti, yanlışta ısrar etti. Gelgelim siz de şimdi biliyorsunuz. Her makamın kıymeti Allah’a yakınlığıyla ölçülür. Onun için bilmiyor idiyseniz yanlışınızdan tövbe edin ve Allah’tan af dileyin. O affetmeyi sever. Affeder. Böylece O’na yakın olmaya çalışalım. Dualarımızı eksik etmeyelim.

İşte Felak ve Nas’ın taşıdığı anlamlar bu kadar geniştir. Daha bizim bilmediğimiz, kalemimizin yetmediği binbir anlam ve hikmeti içinde taşıyan yegane surelerden ikisidir.

Özet

Nas suresi ve Felak suresi bu hastalıklı düşünceleri, duyguları,düşmanlarımızı ve başımıza gelebilecek asıl belaları bizlere hatırlatmaktadır. Biz bu duaları okuyarak hem bunları hatırlarız hem de hasedden, kibirden, vesvesecinin şerrinden, onun düşüncelerinden, mahlukatın şerlerinden Allah’a sığınırız. O ne güzel Vekildir.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s