Savaş Nasıl Kazanılır ?


Bu yazıyı yazmamdaki maksat nedir biliyor musunuz ? Bizim cahil cesareti ile onla bunla dalaşmamız. Biz Osmanlı’nın son dönemlerinden beri savaş kazanmanın ne olduğunu unutmuş bir milletiz. Peki nasıl oldu da Kurtuluş savaşını kazandık derseniz onu da yazımın sonunda ifade edeceğim.

Türk milleti asırlar boyunca savaşan bir millettir. Zaferden zafere koşan bu milletin en önemli özelliği gerçekçi ve cesur olmasıdır. Yani Türkler savaş kazanmak için gereken ne varsa onu bilir, öğrenir, uygular. İşbirliği yapması gerektiği yerde işbirliği yapar. Yabancı milletlerle işbirliğine girer. Kendini büyük görmez. Kibri yoktur ancak yönetmeyi çok sever. Yeterki lider vasfına dokunulmasın. Bunun haricinde sahip olmak istediği yere sahip olunca kendisini ilgilendirmeyen, anlayamadığı, ilgilenmediği alanları diğer unsurlara bırakmaktan gocunmaz.

Gelgelelim savaş kazanmanın tekniğini de ülke idaresinin unsurlarını da son 200 yılda kaybettik. Nedir savaş ?

Bir silahlı kuvvetin diğer kuvvete üstün gelmesi.

Bu nasıl olur? Kazanan nasıl belli olur ?

Savaşın iki tarafın ekser çoğunluğu diğerinin üstünlüğünü kabul edip, savaştan vazgeçtiği anda olur. Yani bir vazgeçme anında olur. Zafere olan inancın kaybedildiği, teslim olmak dışında başka bir seçeneğin kalmadığı anda. Yani seçenek bittiyi zaman savaşta biter.

Savaşın amacı gönüllerde ve zihinlerde galibin belirmesinin sağlanmasıdır. Açık söylemek gerekirse savaşın amacı gönüllerde ve zihinlerde savaşın kazanılmasıdır. Savaşın alanı gönüllerdir. Gönülleri kazanan, zihni de kazanır. Zihin ise temel hedeftir. Zihin ya cebarrutla zaptolunur. Ya da gönül rızası ile. Bazen sevgiyle, bazen menfaat duygusuyla, bazen yakınlık duyarak, bazen başkalarına duyulan nefretle. Pek çok nedenle gönüller muzaffere ısınabilir.

Amacı belirttik. Ancak bu işin maddi yönü nasıl oluyor ? Yani maddi olarak bir kuvvet diğerine nasıl üstün geliyorda diğeri savaşmanın artık yararı olmadığına karar veriyor. Bunu muzaffer nasıl başarıyor.

Bunun en temeli dayanacak kadar kuvvet. Yani kuvvet üstünlüğü. Bunun unsurları ise inat, maddi kuvvet, irade, dayanıklılık, sabır, manevi ögeler, inanç gibi başlıkların cem olmasından meydana gelen bir kudret, kuvvet üstünlüğüdür.

Ancak bütün bunların en temeli maddi unsurdur. Zira genelde dünya tarihine bakıldığı zaman çoğu zaferlerin teknik üstünlükle sağlandığı görülmüştür. Yukarıda sayılan manevi unsurlar zayıf halkalardır. Yani bunların yokluğunda maddi kuvvet olsa da savaşan unsur birşey yapamaz. Biz şimdi manevi unsurların var olduğu bir durumda maddi unsurların kudretini inceleyeceğiz.

Savaş kazandıran maddi unsurun temeli teknik üstünlüktür. Tüm savaşlar bir mühendis harekatının temelidir. Bu mühendislik psikolojik, ekonomik ve sosyal unsurlarla bir anlam ifade eden mühendislik çabasıdır. Savaş komutanı, bir idareci olarak elindeki teknik imkanları kendi psikolojik, ekonomik ve sosyal unsurları ile cem ederek düşmanın psikolojik, ekonomik ve sosyal imkanlarını yıkmaya çalışır. Daha doğrusu düşmanın teknik imkanları ile bu ekonomik, sosyal ve psikolojik bağları kırmaya çalışır. Yani karşı tarafın genelkurmayının ve ordusunun bu görünen unsurlarını yıkar. Ordunun milletle bağı kalmaz ise savaşma gücü kalmaz. Ordu her ne kadar milletin bir unsuru ise de bu ordunun teknik kapasitesini icrası ancak ve ancak milletin toplu haldeki ekonomik, sosyal ve psikolojik bağları ile uyumla mümkündür. Üstelik kendi milletiyle olan bağları yeterli olmaz. Yukarıda sayılan diğer milletlerle de yine ekonomik, sosyal ve psikolojik bağlar kurabilmesi gerekir. Hatta düşmanın bu unsurları ile bile bir uyum olması avantaj sağlar keza bir gerekliliktir.

Öyleyse savaş bu mühendisliğin uygulaması ise elimizdeki teknik imkanlarla diğer devletten üstün isek zafer kazanırız, öyle mi ?

Bu noktada bu makalenin meramına geldik. Teknik nedir, savaş mühendisliği nedir ?

Evvela bunları tam olarak bilemeyen hiçbir ulus hiçbir savaşı kazanamaz. Daha doğrusu kendi kazanmış olmaz. Bir ulusun varlığı savaş tekniklerini ve savaş mühendisliğini kurabiliyor olması ile mümkündür. Yani savaşta kullandığı silahların, gereçlerin taktiklerin, izlediği stratejinin, kararların, lojistiğin, araçların yapımı, sevki idaresi kendine ait olmayan bir ordunun kazandığı zafer kendisine ait değildir. Ya kime aittir ? Bu teknikleri ödünç aldığı kuvvete aittir.

Yani silahı, tekniği başkasından alan bir ordu hangi ülkeye güce karşı hangi savaşı veriyor olursa olsun bu savaşta elde ettiği zafer tekniğin sahibine aittir. Yenilgiler ise o ordunun kendisine aittir. Zira bu noktada bahsettiğimiz şey teknik araçların varlığıdır. Bu teknik araçlar dediğimiz şey devrin üstünlük sağlayan aletleridir. Yani alalede silahlardan bahsetmiyorum. Bu konuyu da açalım.

Bir dönemin en kuvvetli devleti, yönetici devleti o dönemin teknik olarak en üstün silahlarına sahip olandır. Yani yukarıda sayılan manevi unsurları tam olan iki devletten birisi üstün gelir. Üstün gelen ise teknik olarak savaş mühendisliği olarak üstün olandır.

Romanın falanksları, iskenderin mızraklıları ve savaş taktiği, Cengiz Han’ın atlı saldırı taktiği, korku salma taktikleri, stratejileri, baskın taktiği, Hunların atlıları ve turan taktiği,  Napolyonun lojistik gerektirmeyen piyadeleri, yaya birlikleri, Osmanlının daha kullanışlı kılıçları, devrinin önünde giden tüfekleri ve topları, yine İngiltere’nin üstün deniz gemileri, Amerika’nın şu an üstün hava gücü, Almanların ilk başta bilinmeyen baskın taktikleri mekanize birlikleri, Rus ordusunun sayıya dayalı sabrı ve direniş kuvveti. İşte bütün bunlar savaşlar boyunca savaş mühendisliğinin örnekleridir. Savaş tarihçileri bütün bu savaşları incelerler. İşte bir ülkeyi diğerine karşı üstün kılan unsur silah ve zihniyet olarak savaş mühendisliği olarak, yönetim olarak, sosyal, ekonomik ve psikolojik unsurları bir araya getirerek kurulan bu dengenin icrasıdır. Komutanlar, idareciler bir nevi girişimcidirler. Bütün bu unsurları bir araya getirmek, en yeni taktikleri kullanmak, yenilikler ortaya koymak ve bunları idare ve icra etmek. Girişimcilik konusu incelendiğinde yeniliğin ve unsurları idare etmenin önemi görülecektir. Girişimcinin teknik bilgilere ihtiyacı vardır. Ancak o her hali ile yeni bir yapı üretir. İşte üstün gelen devletlerde savaş mühendisliği sahasında yenilikler üretir ve bunu doğru uyguladıklarında ise zafere ulaşırlar.

Anahtar kelime neydi peki yukarıdaki uzun paragraftan çıkarmamız gereken. Girişimcilik gibi duruyor. Ancak işin özü ve vurucu kelime yeniliği üretmektir.

Savaşlarda zaferi getiren işte savaş meydanına sürülen bu bilinmez şeydir. Size üstünlüğü getiren o anda ilk kez ortaya konulan, şaşırtıcı yeniliktir. Sun Tzu savaşta en önemli şeyin şaşırtma olduğunu söylemekte ve en önemli saldırının süpriz olduğunu ifade etmektedir. İşte bizim açarak ifade ettiğimiz bu süpriz unsurun adı savaş mühendisliği alanına sunulan yeniliktir.

Bu yeniliği üretebilen unsur zaferin sahibi olur.

Peki Türkiye olarak savaş sahasına sunulan bir yeniliği üretiyor muyuz. Tankla topla bitmiyor. Genel anlamı ile zaferi getirecek toplu bir düşünce, strateji, savaş tekniği için yepyeni araçlar, yeni dönüşümler getiriyor muyuz ?

Silahlarımızın kaçta kaçı bu yenilikleri gözeterek üretilmiş. Yenilik denilen silahları biz mi ürettik. Ödünç mü aldı. Yukarıda ifade edildiği gibi ödünç alınan silahların getirdiği zaferin sahibi bu yenilikleri üretendir.

Yani aldığın silahın sahibi kimse senin zaferinin sahibi de odur.

Bu silahlarla kazanılan zafer senin olmadığı için silahın sahibi ne derse onu yapmak kainatın kanunlarının bir gereğidir.

Göğsünü gere gere savaş mühendisliğinin bilincinde olman gerek. Eksiğini bilmeyen şimdiyi bilmez. Şimdiyi bilmeyen geleceği bilmez.

Savaş mühendisliği nedir onu da açalım. Yoksa burada meramımız tam anlatılmamış olacak.

Savaş mühendisliği, savaşa giden sürece barış zamanında hazırlanmayı ve bu hazırlanan unsurlarla da teknik bir vazifeyi icra etmeyi tanımlıyoruz. Yani savaş mühendisliği sadece savaşın bir konusu değildir. Aksine süreklilik arzeden bir konudur. Bunu dini konuya bağlamam gerekirse “Barış zamanı savaşa hazırlanılması” Kur’an ı Kerim’de teşvik edilmektedir. Hatta bu bir görevdir. Peki bu dinimizin barışsever olmadığını mı gösterir. Ne münasebet. Burada savaş mühendisliğinin size kazandırdıkları şeyleri gören ince bir görüş vardır.

Savaş mühendisliğine önem veren bir ulus teknik kapasitesini bu noktaya sevkederek yenilikler peşinde koşar. Neden ? Çünkü yukarıda ifade ettiğimiz gibi bir savaşı kazanmanın tek yolu, püf noktası, en ince ayrıntısı, en önemli temeli, can alıcı noktası, işin aslı, işin özü, işin gözü, işin kaynağı, dengenin bozulduğu an, dengeyi lehe bozan unsur, canı cananı ÜRETİLEN YENİLİKTİR. Bu sürpriz unsurdur bir kuvveti diğerine üstün kılan. Ve bu üstün unsur sanıldığı gibi sadece üstün bir silah değildir.

Üretilen üstün unsur neler olabilir.

Stratejik olabilir, maddi olabilir, manevi olabilir, iletişim alanında olabilir, ekonomik, sosyal ve psikolojik unsurları ilgilendiren onları kuvvetlendiren onlarla daha iyi bağ kurulmasını sağlayan bir metod olabilir, bunlarla iletişimin hızlanması olabilir, dost ve düşman unsurların zihinlerinde ve gönüllerinde kazanılan bir üstünlük, bağ olabilir, bir silah olabilir, bir baskın unsuru olabilir, tokluk sağlayan bir gıda olabilir, savaş alanının dışında size üstünlük sağlayan eğitim alanında, sanat alanında bir takım yenilikler olabilir.

Bütün bunları dağınık bir şekilde verdim. Demekki bunları toparlarsak. Savaş mühendisliğinde üstünlüğü sağlayan şeyler hem sivil unsurlarla hem de askeri unsurlarla ilgili. Çünkü yukarıda ifade ettiğimiz gibi teknik imkanların icrası ancak ve ancak ekonomik, sosyal ve psikolojik imkanlarla iletişim uyumlu ve doğru sağlanıyorsa mümkündür. Öyle ise bir cep telefonu bile başlı başına savaşın üstünlüğü dengesinde bir yer işgal eder. Zira bu sizin savaşın sağ kanadı diyebileceğimiz ekonomik, sosyal ve psikolojik unsurların yapısını etkilediği gibi teknik unsurların bunlarla iletişimini de etkilemektedir.

Özetlemek gerekirse savaşta üstünlük sağlayan şeyler barış zamanının bir icadı da olabilir savaş zamanınında. Hiç savaş olmayacak olsa bile bu savaş mühendisliğinin ilerlemesi ve çalışması şarttır. Rehavet sıcak çatışmada yenilgiyi getirir. Ancak ifade ettiğimiz gibi aslında savaş mühendisliği alanında yenilgi sadece sıcak çatışmada ortaya çıkmıyor. Yani hiç savaşmadan da bu alanda yenilmiş olabilirsiniz. Zira savaş mühendisliği barış zamanında ilerleyen bir süreç.

İşte Amerika bu sistemi en iyi icra eden bir devlettir. Aslında Amerikan ekonomisi bu unsurları cem ederek, savaş dışında dahi savaş mühendisliği sistemini hiç durdurmadan ilerletmektedir. Cep telefonu, internet gibi uygulamalar hep teknik mühendisliğin ilerlemesi ile ortaya çıkmıştır. Bazıları bu keşiflerin aslında askeriye için yapıldığını ancak daha sonra halka yayıldığını anlatıyor. Görünüş öyle ancak düşünce yanlış. Zira telefon, internet gibi unsurları kuran idare eden bu devlettir. Bu icatları ekonomik, sosyal ve psikolojik sahaya sürerek hem kendi millet unsurları ile teknik unsurları arası bağı kurup güçlendiriyor, hem de kendi dışında olan hatta düşman unsurlara bile bu icatları sunarak bir üstünlük elde ediyor. İletişimi arttırıyor. Zira yeniliğin üreticisi onun sahibidir. O aletlerle kazanılan her zafer aslında bunu üretenlerindir. Düşmanınız bile sizin üstün tekniklerinizi kullanıp zafere ulaşırsa bir yönü ile zafer yine de bu unsurları icat edip sahip olanda olur. En nihayetinde zafer dönüp dolaşıp üretene ulaşacaktır.

Türkiye özeline gelirsek. Savaşın araçlarını, savaşın mühendisliğini barışta üretmedikten sonra kime kafa tutup kimle savaşırsak savaşalım zafer özü itibari ile bizim olmayacaktır.

Türkiye büyük olmak istiyorsa “Savaş Mühendisliği” tanımına iyi bakmalıdır. Bu sadece savaş lojistiğini ilgilendirmez. Sadece bir mühendislik tanımı da değildir. Bunun tıp, mühendislik, fizik, kimya, tarih, psikoloji, din, işletme, iktisat, ekonomi, hukuk, coğrafya, edebiyat, dil, temizlik, manevi unsurlar, maddi varlıklar alanlarını içeren pekçok branşı ve konuyu içeren dalları vardır.

Devlet odur ki bir idare ile bunları cem edecek bir girişimci ola. Yönetici odurki, komutan odur ki her unsurun kıymetini bile insanı yaşatmak için insanın kıymetini bile. Bütün bunları bir araya getire. Yoksa eğer yoksa doğru dürüst irtibatın milletin unsurları ile olsa da milyon tankın yine de hava civa.

Vesselam.

Not: Yazının başında Kurtuluş savaşını nasıl kazandığa gelelim. Osmanlı son döneminde bu savaş tekniği konusunda ayılmış idi. 1830’lardan sonra itibaren uyanış başladı. 1850’lerde artık birşey yapmaya başladılar. Çok geç kalmışlardı, ancak bu son anda yaptıkları ile yeni cumhuriyete temel teşkil edecek kurumları kuruyorlardı. Bu kurumlarda yetişecek savaş tekniğini bilen askerler oluşuyor.

Peki Osmanlı son dönemde ne yaptı. Savaşın hem teknik yönü olduğunu anladı hem de bu işin ekonomik, sosyal ve psikolojik kısmının farkına vardı. Yani insan yetiştirmesi gerektiğine uyandı. Teknik bilgisi olan her sahada insan. Porselen fabrikaları, cam fabrikaları kurdu. Askeri Mühendishaneyi kurdu. Ey efendiler isme bakın. İsimden bile şuurlu bir hareket olduğu anlaşılıyor. Tıbbıye kuruldu. İlköğretim eğitimi yavaş yavaş verilmeye başlanıyordu. Demiryolları yapılıyordu, telgraflar yapılıyordu. Ancak çok geç kalınmıştı. Bu geç kalınma zaman yönünden değildi. Sadece siyasi yönden idi. Zihniyet yönünden. Yoksa yeni sanayileşmeye başlamış olan İngiltere, Fransa ve Almanya hariç Osmanlı diğer ülkelere göre teknik olarak çok çok geri değildi. Ama Osmanlı bu sistemleri üretecek bir yapıya sahip değildi. Yani o şartlar altında Osmanlı’da tekniği üretebilen bir kapasite de olsaydı şayet bir şekilde bu büyük devletlere de yetişebilirdi. Ama ne yazık ki o dönemin insan kalitesi yeterli değildi. 1830’dan önceki dönemler zaten sadece Askeri vaziyeti geliştirici tedbirlerde kalan bir bakış açısıyla devlet idare ediliyordu. Sosyal alanda yüzeysel değişiklikler sayılmaz ise insan yetiştirmek, sermaye üretmek, silah üretmek, teknik üretmek konusunda bir farkındalık, bir ilmi sınıf ortalarda görünmüyordu. Zaten Avrupa’nın teknik üretim kapasitesinin patlamaya başlaması 1800’lerden sonra yavaş yavaş kendini hissettiriyordu. Özetle bu ülkeler artık yukarıda özetlediğimiz bir “Savaş Mühendisliği” ekonomisi içinde çalışıyorlardı. Sistemli bir düzenle ordu kuruyorlar, milleti güçlendirmiyorlardı. 1700’lü yıllardaki savaşlar gibi değildi hiçbir şey. Çünkü o dönemlerde henüz bu sistemi kuracak teknik seviye yeni olgunlaşıyordu. Bilimsel devrimler 1700’lü yıllarda bile piyasada değildi. 1800’lü yıllar herşeyi değiştirdi. 1700’lerde tohumu atılmış sistemleri 1800’lerin ortasında Avrupa’da filizleniyordu. Milli birliklerini kuran devletler sözü aslında bir gerçeği perdeliyordu. Zira madem milli devlet önemli birşeydi şu an var olan Ermenistan, Yunanistan, Bulgaristan, İspanya, Finlandiya, Portekiz’de birer milli devlet idi. Neden bunlar milli devlet oldukları halde bir çağ atlama görülmüyor idi. Aslında Avrupalı devletlerin milli birliklerini tamamlama dedikleri şey aslında özü itibari ile “Savaş Mühendisliği” sistemini yukarıda yaptığımız tanım çerçevesinde kurabilmiş olmalarından kaynaklanıyordu. Çünkü artık onlar her unsurları ile kendilerini üstünlüğe taşıyabilecek teknik altyapı ve sistemi kurmuş idiler.

Bu yapıyı kurabilmiş olan devletler: İngiltere, Fransa ve Almanya idi. Yine Almanya’yla beraber o dönem Amerika bu sistemi kurmaya muvaffak oldu. İtalya çok cılız bir hamle yaptı ancak milli unsurlarının zayıflığı içinde onunda bir sistemi olduğu söylenebilir. Yine Japonya bu “savaş mühendisliği” stratejisini kurabilenlerden birisiydi. Ancak tabi kudretinin üstünde maceralara girişip kendinden daha iyi yenilik üretenlere karşı yenildi. Yine de bir başarı idi. Daha sonra bu yarışa Rusya, Sovyet Rusya’da katıldı. Ancak onlar  her ne kadar ileri gittiler ise de işin teknik kısmına aşırı önem verdiler. Demekki olayı tam kavrayamamışlardı. Zira “Savaş Mühendisliğinin” özü barış zamanında da ilerlemedir. Sadece teknik yönü ile değil ekonomik, sosyal ve psikolojik unsurlarla ilerlemektir. Ve sadece bunların ilerlemesi yetmez aradaki iletişimi de geliştirmek gerekir. Bu da yetmez icra sahasına girmek gerekir. Bu da yetmez yeri geldiği zaman senin dışındaki unsurlarla da uyum sağlayabilmen gerekir. Bu da yetmez getirdiğin yenilikleri düşmanlarının bile kullanması ihtiyaç duyması gerekir. Onlarla bir uyum kurabilmen gerekir. İşte o zaman “Savaş mühendisliği” bir işe yarar. İşte o zaman geliştirdiklerin sana yarar sağlar. O zaman internet, cep telefonu, hibrit araçlar, uçaklar senin olduğu kadar düşmanına hizmet eder. Ve bunların hizmeti aslında sana hizmet eder. İşte Savaş Mühendisliği bunun şuuruna varmaktır.

Osmanlı işte 1850’lerde bu olayın farkına vardı. Hem de Sovyetlerden çok çok ilerde olarak. Ancak ne sermayesi, ne takati yetişti. Ne de siyasi şartlar lehine işledi. Ancak yine de insan kaynağı yetiştirebildi. Tekniği üretecek insanları tam olarak üretemedi. Ancak yine de belli bir kısmı Türkiye Cumhuriyetini kuracak kadar var idiler. Mustafa Kemal, Celal Bayar, Mehmet Akif Ersoy, Kazım Karabekir, Nuri Killigil, Nuri Demirağ ve adını sayamadığım şehitler gaziler, subaylar, mühendisler, doktorlar, öğretmenler, darül funundakiler. Hatta o dönem Osmanlı Edebi anlamda bir atılım evresine bile girmişti denilebilir. Osmanlının resmen olmasa da fiilen bittiği 1870’li yılların sonunda Cumhuriyet’e kadar geçen dönem edebi bir yeni çağdı denilebilir. O ivme korulanabilmiş olsaydı o dil elimizde olsaydı şayet psikolojik unsurların en önemli temeli düşüncenin kurucusu sağlam bir dilimiz olurdu. İşte o vakit biz de bugün “Savaş Mühendisliği” sistemini kurmuş olurduk. Heyhatki bugünlere geldik.

İşte Osmanlı I. D. S.’ında aslında ülkeyi değil “Savaş Mühendisliği”ni kuracak kadroları kaybetmişti. Onların kalanları ile ülke kurtuldu. Özellikle Çanakkale’de ölen talebeler bizi senelerce geri attı. Şimdi bile hala neyin eksik olduğunun şuurunda değiliz.

Efendiler. Kaldırımlarda çukurlar açılıp içine insanlar düşüp ölüyorsa, evlerin bodrumlarını su basıp çocuklar gidiyorsa, hırsızlar, arsızlar, sapıklar yetmeyen hapishane kapasiteleri yüzünden serbest geziyorsa bunun müsebbibi sistemi kuramamış olmamızdır. “Savaş Mühendisliği” sistemini kuramamış olmamızdır. Bir hedefe dönük çalışmamızdandır. Tekniği kullanamıyoruz, farkında değiliz. Bu işin bize barışta yarayacağını anlamıyoruz. Biz savaşmayacağız barış içinde kalacağız diyoruz. Oysa kendimizi kandırıp kendimizi öldürüyoruz. Medeni denilen milletlerin sistemi budur. Bunu anlayan herşeyi anlar. Bu hedefle çalışan her alanda yenilik üretir, ilerler. Hukukta, inşaatta, teknikte, ekonomide, ticarette. “Savaş Mühendisliği”ni anlamış barışta milletin tüm unsurları ile çalışan bir Türkiye özlemiyle.

Saygı ve Sevgilerimle

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s