İdarecinin İhtiyacı: Bilim,İdareci, Hakikat İlişkisi


Bir yerde söz sahibi olan bir idarecinin en büyük ihtiyacı nedir ? Güç, para, akıl almak, sabır, duygu kontrolü, doğru karar verebilme.

Sizce nedir ?

Bu sorulara cevap verebilmek için bir idarecinin nasıl bir insan olduğuna bakalım. İdareci sorumlulukları olan kararlar vermesi gereken bir kişidir. Kendisine bir emanet verilir. Bu emaneti sevk etmesi gerekir. Emanetin varlığını da ilerlemesi de daha iyiye gitmesi de daha kötüye gitmesi de emanetçinin üstüne bir yükümlülüktür. Bu yükümlülükler aynı zamanda bu idareciye yetkilerde verir. Bu yetkiler daha önce idareci olarak atanan kişide kendi şahsından dolayı olmayan niteliklerdir. Yani bunlar kişiye bağlı değildir. Makamla gelir. Demek ki bir makam bir idareciye hem sorumluluklar hem de yetkiler yükler. Bunlar ise daha önce idareciyle beraber yoktur. İdareci bu makamdan ayrıldığı zaman hem sorumluluklar hem de yetkiler gider.

İşte sıkıntılar kişi makama bu yetki ve sorumlulukla gelince başlar. Zira göreve gelen kişide “makamı kaybetme korkusu” baş gösterir. Bu esasında sorumluluğun kaybından ziyade yetkilerin kaybı korkusudur. Ancak bu salt yetkilerin kaybolması korkusuyla açıklanamaz. Nihayetinde bir makam eşit ölçüde nitelik yükler gibi görünmektedir. Yani “yükümlülükler=yetkiler”. Yetki gidince bir nevi külfet olan yükümlülükler ve buna bağlı sorumluluklar da gider.

Ancak burada bu dengeyi bozan faktörler devreye girer. Birisi yetki sahibi kişinin etrafında toplanan saygı çemberi gerçeğidir. İdareci insanlar içinde insanları yönetir. Bu durum insani zaafları ortaya koyar. Her yetki sahibi en nihayetinde güç sahibi görünür. İnsanlar ise güce tapınır. Güç insanların zaafıdır. İster çalışan olsun, ister eş dost çevre, isterse menfaat güçleri olsun bu güce gizli bir tapma içindedirler. Çevrenin hakikat aşkı ne kadar zayıfsa yani cehaletleri ne kadar fazla ise bu güç algısı ve bu güce tapınma o kadar artar.

İkincisi menfaat beklentisinden doğan saygı. Bu da kişinin sahip olduğu yetkilerden faydalanmak isteyen veya ileride bir faydasını göreceğini düşünenlerde görülür. Bu da yine bir saygı çemberi oluşturur. Yetkili kişi güçlü kişi görünür. Kendinin güçlü göründüğünü bu kişilere bakarak vehmeden kişi kendini önemli biri sayar. Bir önem duygusu doğar. Bu birincil duyguyu adlandırırsak “makamla gelen önemlilik” duygusudur. Bunu yaratan sebepleri ve çevrenin bakış açısını yukarıda yansıttık. Bu duygu”sorumluluk=yetki” denklemini bozar. Yetkiyle gelen artılar biraz daha fazlalaşır. Zira bu yetkilerin sizde oluşturduğu güç yanılsaması sadece sizden doğmaz. Bir de dışarıdan gelen görüş açılarıyla perçinleşir ve kişi makamın yararını getirdiği sorumluluklardan büyük görür.

Bunun tek mahsuru bu değildir. Zira böyle olmasaydı kimse makam sahibi olmak istemezdi. Ancak bu durum kişinin makama olan bağlılığını arttırır. Gerçeği görmesini engeller. Hakikatle zan arasındaki fark artar. Makama duyulan saygıyı kendinde vehmeder. Kendiyle olan bağı kopar. Kendini eğitmesi gerekirken, kendinin hakiki kıymetini ölçmesi gerekirken, makam kişiyi bu sorgulamadan alıkoyar. Zira yetki sahibi bir makam kişiyi önemli gösterir. Bu kişiyi kendini sorgulamaktan alı koyar. Zira zaten önemli bir kişi olarak görülmektedir. Öyleyse kendinden şüphe etmek için ne sebep var düşüncesi kısa bir anda beyinden geçer. Artık kişi kendini sorgulamaktan kendini vareste sayar. Sorgulamayı es geçer. Kendisinin her hareketini doğru kabul eder. Yanlış hareketleri bile doğru kabul edilir zira zaten saygı duyanlar makamın taşıdığı yetkilere saygı duymaktadır. Kişinin olumlu, olumsuz davranışlarıyla doğan bir saygı yoktur. Kişi doğru yapsa da bu olumlu davranışlara bir saygı duyulmamaktadır ki olumsuz davranışları da bir olumsuz tepki alsın veyahut kişi sevilmesin. İster iyi, ister kötü davransın idareci, göreceyi saygı yetkiye yönelik olacağı için bir şey değişmez. İşte kendini sorgulamayan idareci ise bunun farkına varmaz. Makamla kendi kişiliğini bir tutar. Saygının davranışlarına karşı olduğu zannına kapılır. Kendi iyi ve kötü davranışlarının farkına varmaz ve her davranışını saygı uyandıran doğrular olarak kabul eder. İşte idarecilerin kaybolduğu temel bataklık bu “kendi davranışlarının hikmetine olan inancın geliştiği” alandır.

 

“Yükümlülük=Yetki” dengesini bozan tek şey kişinin kendi zannıyla doğan bu saygı yanılgısı değildir. Sadece çevrenin doğurduğu bu yanlış gerçeklik algısı tek başına bu dengeyi bozmaya yetmez. Bu terazinin karşı tarafında bir de yükümlülükler de bozulan denge vardır. Bu nokta ise denetim noktasıdır. Yöneticiye yüklenen sorumluluk gereği idarecinin yerine getirmesi gerektiği sorumluluklar vardır. Peki bu sorumlulukları yerine getirip getirmediğini kim kontrol edecektir ? Bu temel soru bütün yönetim sanatının temelidir. Güç ve onun denetimi konusu cevaplanması gereken temel konudur. Bu konunun siyaset bilimine yansıması neticesinde “otorite güç” tartışması doğmuş ve “demokrasi, cumhuriyet, diktatörlük, teokrasi, monarşi” konuları devlet tartışmasının temeli olmuştur.  Platon’un “Devlet” isimli kitabında bu konu tartışılır ve en nihayetinde devleti felsefecilerin yönetmesi sonucuna ulaşır. Bu konuda şerhimiz mevcut. Bunu mümkün oldukça aşağıda tartışacağız. İslam anlayışında, daha doğrusu bizim yorumumuza göre, idareci ve alim, yani felsefeci ayrılması gereken iki konudur. Ancak bu bir terkip meselesidir. Yani idareci ve alim kendini tamamlaması gereken iki cüzdür. Eylemle, ilim aynı kişide bulunmamalıdır. Yoksa eylemi yapan bunu ilme bağladığını ifade edebilir. Aslında bu hakikati çarpıtma yoluna doğru gidebilir. Bu yüzden bir idarecinin hem alim, hem idareci olması mümkün değildir. Yani hakkıyla mümkün değildir. Zira alim ise hakikati eyleme dökmeli, Eylem sahibi ise hakikate göre hareket etmelidir. Bazen hakikat durumunda eylemin sahibi kendini yok etmesi gerektiği sonucuna ulaşabilir. Ancak konuştuğumuz kişiler insanlardır. Yani idareci bir insandır. Nefis kendini koruma iç güdüsü içindedir. Kendini çoğu zaman dizginlemek, yok etmek yerine ne yapar ? Hakikati ya saklar, ya çarpıtır. Bu Yahudi Rabbilerinde böyle olmuştur. Hz. İsa gelince gerçek iktidarlarını tehdit edince hakikati saklamışlardır.  Hz. Muhammed’e yine böyle karşı çıkmışlardır. Hitler ilim sahibi idi ancak gerçeklik bir süre sonra değişince bunu alim gözü ile kabul etmek yerine onu çarpıttı. Bir süre sonra kendi gerçekliğine inandı ve insanları inandırmaya çalıştı. Bu ise onu ve ülkesini felakete sürükledi.

Bu durum pek çok örnekle sabittir. Peki peygamberlerin durumu nedir ? Hz Muhammed ve Hz. Süleyman örneklerine bakalım. Bu iki durumda da bunların denetleyicisi Allah ( c. c.)’dur. Hz. Muhammet aynı zamanda ümmidir. Yani işin özünde hakikate Allah ( c.c.) tarafından ulaştırılmıştır. Yani bir araştırma, okuma sonucu hakikati görme durumunda değildir. Olayları bu değerlendirmelerle yorumlamamaktadır. Yani bir ilimle hakikatlere bakıp bir karar vermemektedir. Çoğu durumda verdiği kararlar Allah (c.c.) tarafından denetlenmekte, sevkedilmekte, kararlarının bir kısmı yine Allah(c.c.) tarafından denetlenmektedir. Yani özü itibari ile denetim Allah’tadır. Hz. Süleyman hakkında kesin bir bilgimiz yok. Ancak Allah (c.c.) Kur an’ı Kerim’den anlaşıldığı üzere Süleyman’ın ilmi konusunda hem onu hem de bizi çeşitli kereler uyarmaktadır. Yani bu peygamberin ilmi yine Allah (c.c.)’ın denetimi altındadır. Özetle idareci olan her peygamberin bir denetleyicisi vardır. Onlar ilim sahibidir, ancak bu ilim kitabi değildir. Yani çalışılarak ulaşılmaz ve kişinin kendi değerlendirmesi ile sınırlı değildir. ( Bu ilim de tabi değerlidir ancak burada peygamberlerin ilminin mahiyeti farkını aktarıyoruz, bunu küçümsemiyoruz. Zaten Allah tarafından yönlendirilen bir peygamberle, hakikat aşkı ile araştırma yapan bir alimin bilgisini kıyaslayamayız. Bu saçma olur zira hakikatin kaynağı zaten Peygamber’lere tecelli etmiştir. Bir Alim ise bu hakikate ulaşma derdindedir henüz ulaştığı bir nokta yoktur. Burada alimin yolu övgüye değerdir ve doğru olandır ancak bu nitelik olarak Peygamber’in ilmiyle kıyas kabul etmez. Ancak bunun alternatifi saçma bir sonuçla ilimsizlik değildir. Bilakis hakikat aşkı ile alim olma yoluna girmektir. Hakikat aşkı peygamberlerin sahip olduğu bahşolunduğu ilme aday olma gıpta etme yoludur. Bu yola bu dünya da baş koyan öbür dünya da hakikate vasıl olur. Zira alimlerin mürekkebi  şehitlerin kanından nasıl kıymetlidir. İşte böyle çünkü bunlar peygamberin yoluna aşıktır, o hakikate aşık, o yolun yolcusudurlar. Onlar zaten hak yol üstünde her gün şehit oluyorlar. Zira her damla mürekkep ulaşamayacağını bildiğin bir hakikatin peşinde akıtılan kanlı gözyaşları gibidir. )

Demek ki peygamberlerin denetleyici mevcuttur. Diğer insanların ise böyle bir şansı yoktur. Bir kişi hem alim, hem idareci olduğu vakit kendi kendini denetlemekten aciz kalır. Batılı bu işi üniversite ve idare ayrımı ile çözmeye çalışmıştır. Hatta üniversiteleri de ikiye ayırmıştır. Eğitim üniversiteleri bir nevi idari bir yapı sergilerken araştırma üniversiteleri bir nevi bilim üreten kurumlar olarak bunun karşısında bulunur. Bu ikili yapı bilim alanında böyle olduğu gibi politika sahasında da böyledir.

Konumuza dönersek Türkiye gibi bir ülkede ise böyle bir denetim mekanizması yoktur. Bu denetim mekanizması olmadığı gibi altta ve üstte kişiyi denetleyecek bir kurum, kişi, bir hiyerarşi de yoktur. Yani özetle kişinin yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini inceleyecek, hesap soracak ölçecek bir merci yoktur. Türkiye’de rezil olmak mümkün değildir. Çok fahiş bir hata işlemedikten sonra hiç kimse bu denetlenemez. Böylece kişinin yaptıkları ve yapmadıkları ölçülemez. Bu durumda yükümlülük kısmı da tavsar. Böylece “Yükümlülük=Yetkiler” dengesi biraz daha bozulur. Bu terazide yükümlülüklerin getirdiği sorumluluklar azalır. Zira ceza olmadığı için kişi kendini daha az sorumlu hisseder. Yükümlülük kefesi de hafifler. Yükümlülük hafifledi, yetkilerin getirdiği saygı halkası da ağırlaştı. Böylece makam tadından yenmez bir kepenek halkası oldu. Bunu bırakmak demek postu kaybetmek demektir.

Kişi kendini kaybetmiştir. Üstelik bir sorumluluğu da yoktur. Fahiş hatalar yapmadıktan sonra makama tutunması yeterli olacaktır. Zira başarısının veya başarısının ölçüldüğü bir merci yoktur. Bu makama nasıl gelmiş olursa olsun artık gitmesi kendine bağlıdır. Ne kadar yapışırsa o kadar sağlam kalır. Yükümlülüğü olmayan yetkileri bulunan bu yerde çiftlik ağalığına devam etmesi gerekir. Bundan sonrası sütüne kalır.

İşte İslam anlayışında, tabi düşünerek yorum yapıyoruz başka türlüsü de mümkün değil, bu denge idareci, alim zıtlığı ile sağlanmaya çalışılır. En güzel örneği Akşemsettin-Fatih verir. Modern Batıda ise üniversiteler, diplomasi çevreleri, enstitülerin karşısında idareciler, başkanlar yer alır. Bunlar zıtlık içinde olmaktan ziyade birbirini sayan, birbirinin alanında diğerini doğru yola iletmeye çalışan kurumlardır. Birbirlerini yönlendirdikleri gibi yönlenmektedir de. Yani idareci üniversiteyi yönlendirmekte, üniversite de idareciyi sevketmekte stratejisini kurmaktadır. Burada üniversite derken insanlardan bahsediyoruz. Tek kişilik üniversite gibi insanlardan, dört duvarı olan öğrencilerin meslek alsın diye yetiştirildiği karhanelerden ( profithouse yanlış anlaşılma olmasın) değil. Yani üniversite dediysek ilim sahibi insan diyoruz. Her türlü ilim. Fizik, kimya, sosyoloji, biyoloji, ticari ilimler, mühendislik, tıp, dini ilimler. Bilgi ve beceri sahibi her insan. Sanatçılar, zanaatkarlar da bu tanımın içinde.

Ancak bu noktada iki deniz birbirine karışmamalıdır. O vakit denge bozulur. O zaman bu iki denizde avlanan balıkların hepsi ölür. Bu ifade Kur an ı Kerim de de geçiyor. Ancak bu böyle yorumlanır demek haddimizi aşmak olur. Yüce kitabın maksadı açık, sözü öz Arapçadır. Açıp anlaşılabilir. Ancak burada bu analojiyi kurduk Allah affetsin.

 

Özetle  bir idarecinin kendini makamdan dolayı kaybetmesi işten bile değildir. Türkiye’de ise hemen hemen net bir gerçekliktir. Sorumluluk ve denetimin olmadığı her yerde bu sıkıntı ortak bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar. “Yetkiler=Yükümlülükler” dengesi iyi kurulmalıdır. Bu durumlarda genelde devletler bu dengesizliğin önüne geçmek için yanlış bir şekilde yetkileri kısma yoluna gidiyorlar. Halbuki yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu yöneticinin kendini kaybetmesini önlememektedir. Mesele yetkinin az veya çok olması değildir. Mesele bozulan dengenin idareci de oluşturduğu duygu karmaşası ve makam algısıdır. Bunun kişilikle bir ilgisi de yoktur. Bilakis bu durumun insan temelli olduğu kabul edilmelidir. Yüzbinlerce idarecinin olması gerektiği dev ülkelerde yüzbinlerce karakterli insanı bulmak kolay değildir. Ancak bu yetki=yükümlülük dengesi iyi incelenmeli ve bu gerçeklik idarecilerin en küçüğünden büyüyüğüne iyi anlatılmalıdır. Bu yalakalar çevresi için ne yapılabilineceği düşünülmeli, ayrıca yöneticinin yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğinin denetlenmesini yapacak kişiler ve birimler oluşturmalıdır. Bu kişilerin ise kesinlikle idari bir görevinin olmaması gerekmektedir. Yani idare ile yükümlülük kontrolü yapan alim, bilim adamı arasında ki ilişki asla bir menfaat, ast-üst, yan- yancı, denetmen denetimci ilişkisi olmamalıdır. Yani Türkiye’den örnek vermek gerekirse bir Sayıştay kurumu, bir denetim kurumu olarak aslında bir idare içinde bağımlıdır. Yani o da bir idari birimdir. Oysa Sayıştay’ın bu konumu “Yükümlülük=Yetki” konumunda yükümlülüklerin denetimine olanak vermez. Zira o da her ne olursa olsun bir bilim, ilim merkezi değildir. Bilakis idari bir yapıdır. Oysa sayıştayın yerinde bunu yapabilecek donanımda alimler heyeti, ilim adamları, bilim adamları heyeti olmalıdır. Ya da Sayıştay bu konuda bilim üreten bir merkez gibi parasını bütçeden değil, kaynağı belirli ama idareye bağlı olmayan bir çerçeveden alan kurum olmalıdır. Dünyada alim, insan, bilim insanı demek bu demektir. Doğrusu da budur. İslam anlayışında idarenin en iyi denetimini doğru söyleyen , namuslu alimler yapar. Maaşını Yök altında, bağımlı bir hiyerarşik yapıda olanlar değil. YÖK kalksa bile, hatta finans kaynakları bu kurumların özelden gelse, hatta paralarını kendileri kazanıyor olsa bile modern anlamdaki üniversitelerin bu denetimi sağlaması da zordur. Zira bu kez de piyasaya ve piyasayı idare eden kanunlara bağımlı olacaklardır. Öyle ise bir ilim heyetinin inkişafı, yani bir alimler sınıfının oluşumu paraya bağlı olmadan memleketin öz insanlarından, kendi içlerinden gelerek olmalıdır. Yani kişilerin hakikate aşkı ve saygısı olması gerekir. Bir millet eğer hakikate aşıksa, ilimle uğraşmasa bile, ne iş yaparsa yapsın, bir alime, bir bilim adamına saygı duyuyor ise o ülkede hayat var demektir. Böyle kişilerin bu saygı ortamında doğduğu ve idari yapıların parasına muhtaç olmadığı, yani ilimi, bilimi para için değil kendi yetenekleri ve istidadı üzerine yaptığı bir ülkede ancak ve ancak bu doğru söz söylenir. Hakikat söylenir. Denetim olur.

Böyle olan, cehaletin olmadığı, daha doğrusu hakikate aşkın temel olduğu bir ülkede denetim mümkün olur. O vakit idarecilere birileri korkmadan, çekinmeden, bir menfaate bağlı olmadan bu doğru ve yalan der. Üstelik bunu da şu bu ideoloji için değil hakikat aşkına, doğru adına söyler. Böyle yetişmiş insanlar elbet şehitlerden daha öndedir. Zira görüldüğü gibi yetişmesi zordur. Ortamının oluşması zordur. Zor ortamlarda yetişmiş bu insanın sözü de elbet kıymetli olur.

 

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s