Harun Reşid’in Sopası ve Sopanın kime atıldığının Kıssası


Rivayet odur ki adamın biri birgün dönemin padişahı Har’un Reşid’e gelir ve yirmi senede geliştirdiği bir hünerini göstermek istediğini arzeder. Kişizade padişahın huzuruna alınır. Bu şahıs rivayete göre üç metreyle üçyüz metre arası bir mesafeden iğnenin deliğinden ipi geçirebileceğini iddia etmektedir.

Huzura çıkan cambazzade ipi atar ve hakkaten de iğnenin deliğinden geçirir. Herkes şaşkınlık içinde kalır. Padişah bu durum karşısında sakalını sıvazlar ve mabeynine döner derki:

“Bu şahsa 20 altın verile, der” duraklar. Cambazzadenin gözleri parlar. Ve padişah ekler, “Ardından yirmi kırbaç vurula.”

Cambazzadenin aman efendim demelerine aldırılmadan huzurdan alınır.

Mabeyni şaşkınlıkla padişaha soran gözlerle döner. Harun Reşid, açıklamasını yapar.

” Bu hüneri geliştirmek için verdiği emeğe karşılık her sene  için bir altın verilmesini buyurdum.” “Ancak bu yirmi seneyi böyle “gereksiz”, faydasız bir işe harcadığı için her seneye karşılık bir kırbaç vurulmasını emrettim.” der ve kendini açıklar.

Bu hikayeyi duyan evrad-ı hükema da ağzı açık ayran delisi gibi padişahın güzel tedbirini alkışlar.

Bu hikayenin başka bir versiyonunu 4.Murat içinde duymuştum. O da 100 altın vurdurup, 100 kırbaç attırıyordu. 40 kırbacı yiyen normal bir  insan mefta olur. 4. Murat bu tedbiri ile hazineden bir kuruşu boşa harcamıyor idi, akıllarınca büyük bir iş başarıyordu.

Bu hikayelerde padişahın kim olduğunun önemi yok. Bu hikaye bu topraklarda beğeniliyor. Muhtemelen hikaye abartılı olmakla beraber de doğru. Sizin yeteneği göstermeniz ve beğenilmemesi hadisesi her zamanda her yerde mümkün bir hadise. Ancak kırk altın ve kırk sopa hikayesi işin trajik kısmını ortaya koyuyor. Neden mi ?

İşe aynı olayın frenklerin ülkesinde olması haliyle bakalım. Orada aynı böyle bir olay vuku bulsa idi ülkenin frenk padişahı şahsa kırk kırbaç ve kırk altını mı reva görürdü. Yoksa hikaye çok farklı bir eksende mi cereyan ederdi.

Öncelikle Frenk padişahının önünde hüner sunulmaz. Frenk kralı hüneri sunanın ayağına gider. Bu bir balo, toplantı olur, bir fuar olur, bir gösteri mekanı olur. Bir tiyatro olur. Buraya Frenk padişahı tıpkı şimdi biz de olduğu gibi protokol olarak ya ön de ya locada gider.

Hasbelkader sarayda olduğunu düşünelim. Bu hüneri gören Frenk kralı sakalını sıvazlar ve “hıımmm” der. Buraya kadar pek bir fark yok diyelim.

Sonra iğnenin iplikten geçirilmesinin kendisinin ne işine yarayabileceğine kafa yorar. Acaba der bu hünerli kişi başka hangi işe yarayabilir. Bu hünerli kişiden nasıl yararlanılabilir.

Makyavelist olmakla suçlanan Frenk kral, aynı zamanda faydacıdır. Evet bizim Harun Reşid’de faydacıdır. O da işin fayda kısmına bakar. Ama O olmuş bitmiş bir hadisenin faydasını kendini Tanrı yerine koyarak yargılar ve cezasını keser. Ya ödül verir, ya ceza verir. Oysa Frenk kral için olay vuku bulan bir gerçekliktir. Bu gerçeklik faydalı bir kısma dönüştürülebilir. O bu gerçekliği nasıl kendi lehine çevireceğini hesap eder. Cambazı yargılamaz. Faydayı yargılar. Bu işi lehe çevirebilme yolunu arar. Bunun bir yetenek olduğunu teşhis eder ve ona kafa yorar. Zira Frenk Kralının en basit bir yeteneğe bile ihtiyacı vardır. Zira düşmanları diğer frenk kralllarıdır, kilisedir. Onların karşısında kendine en ufak bir avantaj sağlayacak olan bir delile bile tutunur. Oysa Harun Reşit, hüküm ferma, cismi hüma kuşu gibi dünyanın zirvesindedir. Hem dinen hem madden, hem manen, rakipsizdir. Hüküm verme onda, asma onda kesme onda. Bir ilüzyon içinde kendini dünyadan bağımsız bir hüküm ve yargıç makamında görür. Hak adına yeryüzünde hüküm verir. Oysa dünya da daha zirvede değildir. Daha sonra görüleceği üzere Moğollar ve Haçlılar gibi düşmanları da olacaktır. Ancak o bu dünya da bu rolü ve bu anlayışı seçer. Daha doğrusu seçim içinde bulunduğu zihniyet çerçevesinin ürünüdür.

İşte Frenk krala gelirsek.

Kral döner ve adama der ki:

“Bravo, cambazdar.” “Bu hünerin güzel. Yalnız bu bizim bir işimize yaramaz. Cellada der” Tez vurun kellesini.

Hemen kollarına giren cellatlar adamı götürmeye hamlederler.  Cambaz başlar feryadı figanı ahu agana.

“Etmeyin, bırakın beni. Çoluğum çocuğum var.”

Kral sinsi gözlerle bakar. “Yarın gün doğarken halledin.”

Adam zindana atılır. Derin üzüntü ve keder içinde ki canbazhan ettiğine pişman ettiği işlere pişman. Hayatı gözünün önünden bir film şeridi gibi geçer. O üzüntü ile başına bunları açan kadere küser. Dünyadan meylini keser.  Sabaha kadar gözüne uyku girmeyen cambazhan, iç muhabesini yapar. Başına bunları açan kellesine ve aklına yanar ve kaderine teslim olur. Frenk kralını bile affeder, celladı bile affeder.

Ertesi gün Kral’ın adamları cambazhanı burg’un, yani kale içindeki ufak şehrin meydanına getirirler. Giyotin keskin bir halde parlamaktadır. Korkudan bağıran altına kaçıran adam yalvarmaktadır. Yakınları da onu görmeye gelmişlerdir. Neyse işte böyle tam idama gider iken durun diye bir seda işitilir.

İşin ehline şaşırtıcı gelmeyen bu durun bir kurtuluş beratıdır. Kralın ulaklarından biri bir kağıtla çıkagelir.

“Haşmetli Kralımız,

Bu idama hükümlü Cambaz Johny Tombultell’i yüce gönlü ile affeylemiştir. …İşte yüce padişah, kral hükümdar falan filan yazıyor… (Beratın sonunda) Tombultell, 10 sene kamu hizmetinde çalışmak şartı ile affoluna. ”

İmza Kral Al-tur

Böylece Frenk Kralı sinsi bir planla, Johny Tombultell’i, yani cambazanı kendine bağlar. Şark kurnazlığı denilen bu hareket tarzı aslında Frenk’lilerde görülür. Ancak o bu kurnazlığı adamları kendine ram etmek için kullandığı için bir nevi mazur görülür. Bu Frenklerin ettikleri dillendirilmez. Duyulmaz. Ancak Frenk kralları var olabilmek için herşeyi yapmak zorundadırlar. Yoksa tacda gider krallıklta.

Bu cambazhan bu olay sonrası, vicdanen krala bağlanır. Zira ölümden sonra dirilmiştir. Kendini affettirmek için tüm hünerini krala sarfeder. Kralda bu yeteneği hem kendine bağlar, hem de bu iş için para ve kaynak ayırır. Zira bedavadan hoca bulmuştur. Krallığın bir yerini bedavadan tahsis eder. Üç beş yetenekli gencide bir yerlerden toparlar. Aklı erenlerle bu iğne işi bizim neyimize yarar diye kafa yorarlar.

10 senelik çabalar neticesi, Frenk kralının askeri düşünce ekibi bir silah geliştirirler. Bu uzun bir kanca ile atılıp karşı kalenin kapısına ulaşan bir sistemdir. Cambazhanın yeteneği ile birleşen bu silah ile düşmanların yüksek kapılı surlarını aşmak mümkün olacaktır. Zira bu surların sağ taraflarında bir delik vardır. Bu delikten atılacak bir kanca eğer hedefi tam tutturur ise kapıyı açmak mümkün olabilmektedir. Bu ise büyük bir maharet gerektirmektedir. Kral bu silahı komşu ülkeyle yaptıkları bir savaşta kullanmış ve inanılmaz bir başarı elde etmiştir. Hiç beklenmeyen bu hamle neticesi çok az bir kayıpla komşu ülkenin idaresi Frenk krala geçmiş, bu ona büyük bir itibar kazandırmıştı.

Yine bu olaydan 20 sene sonra cambazcının yetiştirdiği öğrenciler bir okul olmuşlar bir enstitü geliştirmişlerdir. İğneyi delikten geçiren sistemlerin yanında, bir de kolay dokuma yapma yolu bulmuşlardır. Bilindiği gibi ipliklerin doğru bir teknikle dokunmasından kumaşlar elde edilmektedir. Canbazcının tekniğinin geliştirilmesi ile daha ucuza yeni dokumalar üretilmesi mümkün olmuştur. Bu kralın ülkesine yeni bir gelir kapısı açmıştır. Kral artık bir güç merkezi olmuş, ticaretini buna göre yürütür olmuştur. Denizlere ticaret gemileri gönderen kral pamuk bulma derdine düşmüştür. Yine cambazcının teknikleri ile iplik atma konusunda uzmanlaşan denizciler sağlam ağlar kurmuşlar, sağlam halatlar atmışlar. Gemileri daha sağlam hale gelmişti. Böylece denizlerde daha iyi ilerleyebilmektedirler.

Böylece kralın ülkesi karada ticarette, denizde gemicilikte, ve savaşta teknikte ilerlemeye başlamıştır. Bir cambaz nelere kadirdir. Kralın çocukları babalarının aklı ve yeteneğe verdiği önem sayesinde ilerlemektedir. Böylece yeteneğe nasıl kıymet verilmesi gerektiğini öğrenmiş ve eğitime destek vermişlerdir. Yeteneklerin kendilerine gelmesini beklememektedir. Onları arayıp bulan sistemler kurmuşlar ve aramışlar, her yeteneğe sahip çıkmışlardır. Bir iğne deliğinden ipliği geçirenlerin sayesinde bu hale geldikse kimbilir neler olur demeye başlamışlardır.

Bu sıralarda Har’un Reşid’in çocukları ve torunları ise zenginliğin sonuna yaklaşmışlardır. Bir yanda Moğollar, bir yanda Haçlılarla eldeki imkanlarla savaşmaktadırlar. Faydalı işler yapan aklı başında alimlerin yaptıkları yetmektedir. Ancak yeteneğin ne olduğu, faydanın ne olduğu konusunda tam bir karmaşa içindedirler. Zira kendilerini hükmün tepesi sayanlar, yetersizliklerini ve görüşsüzlüklerini hakikatin yansıması saymışlar ve ne fırsatlar kaçırmışlardır. Zira Doğunun cambazları batınınkilerden fazla, zenginliği fazladır. Ancak tabiki çok olan bir şeyin kıymeti de yoktur. Bu sebepten bu hazinenin içindeki fırsatları göremeyen padişahlar bunlar arasında hüküm verip onları şutlama yoluna gitmişler ve bu sefaleti hak etmişlerdi.

Frenklerin, Germenlerin, Anglizlerin ülkesi birer cambazlar ülkesidir. Orada yeteneği varsa cambaza da, çingeneye de kıymet verilir. Hele bilim adamına alime önlerde yer verilir, imkan verilir. Zira kral bilmektedir ki bunlardan elde edebileceği bir gram yetenek, bir gram buluş keşif, bir gramlık güç fazlalığı kendisine diğer rakipleri karşısında üstünlük sağlar. Çünkü Avrupa’daki bu kırılmaz denge ancak bu üstünlüklerin elde edilmesiyle mümkündür.

Cambaza kıymet vermeyen, madrabaza mahkum olur.

Halimiz budur.

İşte o sopa, cambaza değil, tüm yeteneklilere atılmıştır.

Yani millete.

Yani milletin geleceğine.

İşte bugün memleketimizde yetenekliler hep dayak yiyiyorsa, hep tu kaka ediliyorsa, hep aman efendim diyenler öndeyse hep bundan.

Padişahın neyi faydalı gördüğünü öğrenen tipler var. Yani dalkavuklar. Padişah bilmediği yetenekleri faydalı görmez çünkü o konuda yetersizdir. Bildiği konularda da kendi halkının içinden çıkmış bir fayda anlayışı vardır.

İşte madrabazlar, faydabazlar, bilirler ki padişah şu işi faydalı ve saygın görür. Hemen bunlarla ortaya atlarlar.

Oysa yeni yetenekleri çıkarmak görevinde olan padişahlar, idareciler, bu yeteneklere sopa atma derdindedir. Kendi aklını onlar üzerinde gösterme derdindedir.

Böylece önemli önemsiz tüm yetenekler harcanır.

Madrabazlar sürüsü de aferim padişaha ne güzel kaynakları çarçur etmedi diye alkış tutar.

Ah Ya Reşid, attın millete bir dayak, geçti üstünden bin yıl aşırı, başlattığın yolda, gösterdiğin ülkü de cambazlar dayak yemekte, bu sıra dayağından milletten herkes nasiplenmekte.

Afiyet olsun, efendim.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s