Kimlik Sorunu Üstüne Sorular


Türkiye’de “yaratılmış” bir kimlik sorunu vardır. Bu problem hem içeriden hem de dışarıdan kişilerin, olayların ve düşüncelerin etkisiyle oluşmuş çetrefilli bir konudur. Bu yüzden bu sahada fikir yürütebilmek için algıların geniş, bilgi birikiminin hem pratik, hem teorik açıdan kapsamlı olması gerekir. Üstelik işleyen bir zihinle bu konu üzerine kafa yorulması gerekir.

Bu konularda herkesin kendine göre fikirleri mevcut. Ancak öncelikle durumun tesbitinin yapılması bile başlıbaşına bir sorun olarak karşımıza çıkmakta. 

Bilindiği üzere bir problemin önce varlığı kabul edilir, sonra çözüm adımlarına geçilir. Kimlik problemimizin olup olmadığı bile başlı başına bir tartışma konusu.

Problemin tesbiti ve teşhisi. Bir problemin var olduğunun ifadesi tek başına yeterli değildir. Esasında temel problem nedir, bunun tesbiti gerekir. Bunun içinse bilgi, birikim, tecrübe, gözlem, röportaj, müzakere gibi bilgi edinme ve iletişim yollarıyla bir anlayışın kişide oturması gerekir.

Problemin tesbitinin ardından teşhisi safhasına gelinir. Problemin doğduğu kaynaklar, problemin kendini geri besleme süreci, getirdikleri ve götürdükleri ile tartışılır ve teşhis edilir. Zira aslında problem denilen şey aslında bir çözümün olumsuz yan etkisidir. Bir problemi tedavi eden kişi bir çözümü de yok eder. Teşhis demek bütün yönleriyle gerçeğin ortaya konulması demektir.

Tedavi aşamasına geçilir. Bu aşamada yukarıda belirtildiği gibi aslında çözüm bulma ve yeni problemler yaratma safhasıdır. Zira bir çözüm aynı zamanda yeni bir probleminde başlangıcıdır. Zira dünya fani olduğu kadarda acımasız ve sınırlı bir alandır. Burada her olay birbirleri ile girift ilişkiler içerisindedir. İnsanların problemleri aynı zamanda bir şeylerin çözümüdür. İnsanların çözümleri yan etkiler oluşturarak yeni bir problemi başlatan etkenlerdir. Bu yüzden insanlar daima zarardadır. Özellikle sadece dünya meseleleri ile uğraşanlar kesin zarardadır. Zira dünya meselelerini çözeceğim diye ortaya çıkan “dünya içinde dünya kanunlarıyla çözüm arayan her düşünce sistemi” en nihayetinde yeni problemlerinde başlangıcıdır. Dünya meselelerinde kesin bir doğru çözüm yoktur. Özetle dünya içinde mutlak bir çözüm ve doğru yoksa, mutlak mutlulukta yok demektir. Mesele “Tercihler Meselesi” konusuna dayanmaktadır. Belli kararlar belli çözümler getirmekte, belli şeylerden de fedakarlık edilmektedir. Bu dünyanın acımasız kanunudur. Bu da “Tercihler meselesi” sorununu ortaya koymaktadır. Aynı anda hem zenginler mutlu olsun, hem fakirler herşeyden yararlansın ilkesi dünya kanunları çerçevesinde halledilemeyecek bir meseledir. Zira burada karar vericilerin durumu onları problemli çözümler arasında seçim yapmaya zorlar. Kişilerde karakter ve yapılarına göre tercihlerde bulunur. Ancak diyargam insanlar kendi aleyhlerine ve başkalarının lehine tercihler yapar. Yani bir kişi birşeyden fedakarlık yapmadığı sürece, yükü gönüllü olarak çekmediği sürece bir çözüm mümkün değildir. Böyle kişilerse ancak peygamberler, filozoflar, istisna krallar ve çok iyi insanlar, ermişler arasından çıkmaktadır.

Dünya kişileri tercihler bütünü içerisinde yorar. Dünyada mutlak çözüm arayıp bulamayan, bir mana veremeyenler, bu durumu kabullenemeyenler genelde ya intihar eder, ya dünyaya küser. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken şey dünyanın böyle olduğunun kabuludür. Onun kanunlarını bilmek ve ona göre hareket etmek gerekir. Her siyasi tercih, her karar bir problemi içinde taşır. Ying, yang felsefesi dedikleri, iç içe geçmiş iyi ile kötü düşüncesinin aslında bir vechesi budur. Tabiki bu felsefe dünyayı anlamlandırmak adına kişiye kolaylık sağlar. Ancak Müslümanlar bir de öbür Dünya var ve Dünyaya aktif müdahale eden bir Allah var düşüncesiyle herşeyi tamamen ying ve yang a bağlamaz. Gelgelelim dünyanın kanunları, yani adetullah’ın bir veçhesi olan bu kararların iki yönlü yanı bir gerçekliktir. Müslümanlar, verilen kararların dünyalık yönünün yanında bir de öbür dünyaya bakan tarafı olduğuna inanırlar. Bu yüzden kararlarını ahirete göre verirler. Böylece intihar eden kişilerin karşılaştıkları kafa karışıklığından kurtulurlar. Zira verilen her karar aslında bir de problem taşıyorsa, birilerine kötülük taşıyorsa bir insanın vicdanı nasıl bir karar versin. İşte insanı kararsızlığa düşüren bu anlamsızlık halinden sıyrılmanın tek yolu verilen kararın ahirete bakan yönüne bakmaktır. Peki Allah’a inanmayan insanlar, dini zayıf olan insanlar neden intihar etmiyor ve kararsız kalmıyor diyorsanız, cevap basit. Bu kişilerde kendi menfaatlerine en yakın gördükleri kararı vermektedirler. Her çözüm bir problem yaratmaktadır. Bir problemin pekçok çözümü vardır. Bu pekçok çözümde kendi problemini içinde taşır. Kişiler menfaatlerini en az zedeleyecek tercihleri yapar. Böyle bocalamaz. Seçtiği çözüm genelde kendi için problem yaratmaz, ancak diğer kişilerin hayatlarında olumsuzluk yaratır. Muhtemelen ilerde kendisine de olumsuz yansır, ancak o an karar verirken bu kişi için önemli değildir. Bu problem çok yakın görünmez. Görünse de görmek istemez. Üstünü örter. Aksi takdirde karar veremez. Çoğu durumda kişi akibeti de görür ama karar kriterini menfaati belirlediği için bu noktadan da dönmek istemez.

Kimlik problemi meselesine gelirsek.

Kimlik sorunu bir dünya sorunudur. Kişi bir kimliği benimseyerek başka bir kimliği reddeder. Bir topluluğun tesbit ettiği ortak kimlik aslında başka kimliklerin bir reddidir. Yine devletin tesbit ettiği kimlikte belli bir tercihin eseridir.

Yukarıda ifade ettiğimiz tercih problemi meselesi kimlik içinde geçerlidir. Bir devlet, bir kişi ve bir topluluk bir kimliği tercih ediyorsa bu kimliğin tesbiti meselesi bir ihtiyaçtan doğmuş demektir.

Kimlik tesbiti bir ihtiyaçtır. İnsanları ortak bir amaçta tutmak isteme ihtiyacının eseridir. Kimlik kişileri, toplulukları, devletleri bir arada tutar veya ayrıştırır. Bu bağ kurmak isteme ihtiyacının bir eseridir. Kişi, topluluk veya devlet bir kimlik belirleyerek bu ihtiyacı giderecek bir çözüm bulur. 

Bu çözüm ise kendi problemini ortaya koyulduğu anda meydana sürer. Çözümle, problem ikiz kardeştir. Aynı anda arenaya çıkar.

İşte Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze kimlik probleminin temelini bu gerçeklik ortaya koymaktadır.

Zira ortaya atılan her yeni kimlik fikri, aynı zamanda problemleri de beraberinde taşımaktadır.

Yeni Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık, Osmanlılık, Türkiye Türkçülüğü, Türkiyelilik, Anadoluluk, Müslümanlık, Turancılık her biri kendi içinde bir ihtiyaca cevap olacak çözümlerdir. Ancak gelgelim her birinin taşıdığı problemler inkar edilemez.

Üstelik kimlik meselesi öyle bir meseledir ki yürüdüğü yolda da dönüşebilmektedir. Kendi problemini taşıyan bir kimlik ortaya atılsa bu en az zararı veriyor olsa bile, ortaya atılmış olan kimlik tanımı süreç ilerledikçe dönüşmekte, kendini değiştirmekte ve toplumdan etkilenmektedir.

Sosyal bilimlerin en büyük sıkıntılarından biri olan etkileşimden bağımsız olamama meselesi, hayatı inceleyenlerin karşılaştıkları temel meseledir. İnsanın düşüncelerine, varlığına ait hiçbirşey yerli yerinde durmamaktadır. Tıpkı bir su gibi sürekli dalgalanmaktadır. Suyun yüksekliği belli bir noktada her an değişik sebeplerle değişmektedir.

Kimliğin tanımı olayı da böyledir.  Matematik gibi tek bir formülle ifade edildikten sonra sabit kalmamaktadır. Formülün kullanımının, varsayımın kendisinin taşıdığı problemler yanında, bir de formül kendi kendine değişmektedir. Varsayım kendi kendine farklı bir tanıma dönüşmektedir.

Mesela Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman Türk kavramı, Türkiye Vatandaşı olan herkesi kapsayacak şekilde tanımlanmıştır. Yani etnik bir kökene dayanmadığı ifade edilmiştir. Ancak süreç boyunca yaşananlar, kişilerin bu ismin taşıdığı etnik anlamdan etkilenmeleri neticesi tanım istenen neticeyi vermemiştir.

Zira örnek vermek gerekirse, Türki Cumhuriyetler kurulduğu zaman onlarda Türk sayılmıştır. Oysa Anayasada ifade edildiği üzere bu kişilerin Türk olmalarına imkan yoktur zira Türk vatandaşı değillerdir. 

Yine Türklük bu coğrafya da ortak bir kültürü paylaşanlar olarak ifade edilmiştir.

Oysa bu tanıma göre yakın coğrafyamızda bize benzer yaşayan insanların Türk olmaları gerekirdi. Yunanistan’da yaşayan Türklerin, hatta Yunanlıların bir kısmının, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde ki değişik etnisiteden olanların Türk sayılmaları icap ederdi. Ancak tanıma göre bunlarda Türk olmamaktadır.

Üstelik işin acı kısmı Türki Cumhuriyettekiler Türk sayılırken, halihazırda bu coğrafyada yaşayıp ortak bir geçmişi ve kültürü paylaşanların Türke uzak addedilmeleri meseleyi karmaşıklaştırmıştır. Zira mesele kültürel açıdan bir benzerlikse Irak’ın Kuzeyindekiler Türki Cumhuriyette yaşayanlardan daha Türktür.

Yok Türkiye Cumhuriyeti Türklüğü etnik bir kimliği savunuyor ise   bu durum anayasaya aykırıdır. Üstelik Türki Cumhuriyettekiler köken olarak da kendilerini Türk olarak ifade etmemektedirler zaten de bu coğrafyada ki Türklerden de farklıdır.

İşte bu ifadeler etnik kökeni Türk olmayanları yaralamış ve Türkiye Cumhuriyet Türklüğü kimliğinin taşıdığı kapsayıcı anlamı zedelemiştir. Devlet ve onu idare eden hükümet maalesef bir çözüm peşinde koşarken tanımı eğip bükmüş ve yeni bir çözüm üretirken, kimliğin üretmeye çalıştığı çözümü yıkmıştır.

Zira Cumhuriyetin getirdiği Türklük tanımı, Osmanlıcılık, İslamcılık, Müslümanlık gibi tanımların kapsayıcı olmayan yönüne bir çözüm olsun diye getirilmiş idi. Yani Türklük, hem etnik hem de dini bir anlam ihtiva etmiyordu. Böylece Osmanlının dağılmasına neden olan kimlik problemlerine bir dur denilmek istenmiştir.

Ancak Cumhuriyet döneminde yaşananlar kimlikle oynanmasına, yeni algılar oluşmasına neden olmuş ve kimliği eğmiş bükmüş, örselemiştir. İkinci Dünya SAvaşı, Turancılık meselesi, Türkçülük meselesi, sosyalist fikirlerin taşıdığı kimlik arayışları, dini problemler, nihayet kürtçülük hareketini doğurmuştur. Daha sonra Türki devletlerin ortaya çıkması, İslamcılığın güçlenmesi de yeni kimlik arayışları yeni fikirler ortaya çıkarmıştır. Laiklik kavramının bütünleyici şekilde tanımının korunamamış olması, yine etnik kimliğe yapılan aşırı vurgu, yine anayasanın ilkelerinin uygulamada ihlali, yine dışarıda avantaj sağlamak adına kimliğin silah gibi kullanılması Türkiye’de bir kimlik problemi doğurdu.

Bugün Türk kimliğinin ne olacağı konusunda fikir birliğine varlımamasının bazı sebeplerine değinmeye çalıştık. Ancak bu yeterli bir çaba değildir. Bir fikir yürütmedir.

Zira Türkiye Cumhuriyetinin Türk kimliği üzerine yüklediği anlamı iyi anlamak için Osmanlı döneminin kimlik politikalarına bakmak gerekir. Özellikle son dönem fikir akımlarını incelemek gerekir. Bu konuyu kısa geçmek için üzerinde düşünmemiz gereken soruları sıralıyorum:

Coğrafya’da Osmanlıcılık nedir. Günümüze etkisi nedir. Hangi Devletler hala Coğrafi olarak Osmanlıdır.

Cumhuriyet’e taşınan Osmanlıcığın, yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin getirdiği Türk kimliği tanımının içinde bulunun Osmanlıcılığın, Türklüğe devrinde nasıl sorunlar oluşmuştur.  ( Türkiye Cumhuriyeti Türk kimliği Batıcılık, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ilkeleri içinde Türkçülükten ziyade Osmanlıcığa yakın olduğu fikrindeyim.)

Osmanlıcığın kendi içinde taşıdığı sorunlar nelerdir.

Eski Osmanlıcılık nedir yeni Osmanlıcılık nedir.

Doğal Vatan şuuru, hem şehrilik şuuru ( kimliği)

Millet şuurunu anlamayanlar

Eski Batıcı kimliği konusu

Batı anlamında millet kimliği, yaratılan millet kimliği ( otoriter )

En nihayetinde bir çatı altında toplanan milleti devlet ortaya koyar. Bu istediği şekilde meydana gelir veya gelmez veyahut gelemez.

Yukarıda ifade edilen sorular üzerinde düşünmek gerekiyor.

 

 

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s